İphone Yalnızlık Aplikasyonu ya da Muzaffer’in Önlenebilir Düşüşü

Piyonunu şahın önünden iki kare ileri sürdü. Cep telefonundan online satranç oynuyordu. Telefonu (daha doğrusu İphone’u ) alalı iki ay, oyunu yükleyeli de bir ay olmuştu; fakat yeni birisine göre oldukça iyiydi, sıralamada deneyimli oyunculardan bile ilerdeydi, milyonlarca puanı vardı. Günlerdir sabah akşam demeden aralıksız oynuyordu ve son iki haftanın da neredeyse herkesin karşılaşmaktan imtina ettiği namağlup birincisiydi. Handiyse bu telefon ve oyun hayatının anlamı olup, kıymetler üstü bir kıymete binmişti. Bugün, bu sefer ise çok farklıydı. Hani ‘rutin’ bir halka oluşturur ve gün gelir o halkada bir baloncuk çıkar, bu baloncuk da kırılmaya yol açar ya, işte böyle bir baloncuk akşamıydı. Her şey yolunda gidiyordu. Ta ki…

Piyonunu şahın önünden iki kare ileri sürdü. Sanki karşısında dijital bir varlık yokmuş da, kanlı canlı biri varmış gibi ‘’Hadi görelim bakalım başlangıcını! Başlamak zordur, evlat. İyi başlarsan ne kadar kötü koşarsan koş güzel bitirirsin. Kötü başlarsan, vay hâline!’’ diye kendi kendine ekrana karşı söyledi. Dudaklarını kemirdi. Rakibi oyuna atıyla başladı. Bu hamle nedense ona, çıraklık vakitleri hatırası olsa gerek, her zaman maceraperest ve kuvvetli bir oyuncuyla muhatap olduğu hissi verirdi. Şimdi de aynısı oldu. ‘’Hımmm demek dişli rakipsin, biliyorum diyor ve Don Kişot hamlesi yapıyorsun.’’ dedi. Hamlelere kendince verdiği isimlerdi bunlar. Atla gelen başlangıçlar ona maceraya atılmayı çağrıştırırdı ve maceraperestler sonuç değil sebebin kendisi olduklarından ötürü güçlü insanlardır diye düşünürdü. Nedense Don Kişot aklına düşmüş ve kendisinin de bu durumda yel değirmeni olduğunu varsayarak bu hamleye bu isimi uygun görmüştü. Karşı hamle olarak Doktor B beşlisini oynamaya karar verdi. Bu hareket oynayana mutlaka ama mutlaka en kötü ihtimal beş artı iki hamlelik oyun hâkimiyeti sağlardı. Vezirinin hesapladığı plan doğrultusunda hareket kabiliyetini arttırmak için sağ çaprazındaki piyonunu da iki kare ileri götürdü. Böylece en önde birbirine paralel iki piyonu olmuş oldu. Bu taktiği Stefan Zweig’in nefis romanı Satranç’ta öğrenmişti.

Bu oyun içinde oyunuyla oyunun bütününden hem edebi bir zevk tadıyor, hem eğlenmiş oluyordu. Aslında burada bastırılmış fakat gün yüzüne çıkmış bir acı da saklıydı. Şöyle ki, yıllar evvel içi yazma isteğiyle dolu bir yeniyetmeyken, çeşitli engeller, ertelemeler ve korkularla, bu arzusundan gün geçtikçe uzaklaşmış ve sonunda kendini kabuğundan çıkmayan, bırakın kalem oynatmayı kitap dahi okumaz huysuz ve küskün bir adama dönüşüvermiş olarak bulmuştu. Evet, bulmuştu. Çünki ona sorarsanız sanki derin bir uykuya zorla yatırılmış da, yüz yıl sonra uyandırılmış ve salıverilmiş gibiydi. Kalbinin yerine kara bir taş koyulmuş, kafatasının içineyse saman doldurulmuştu. Uyku dediği aralıkta neler olduğunu ve ne yaşadığını da bilmiyordu. Bir gün uyanmış ve öykündüğü adama, yani Zweig’a yaraşır biri olamadığını görmüştü. Üstüne üstlük zaman da boş durmamış ustalığını onun bedeninde sergilemişti. Saçları dökülmüştü, gözlerinin altı çiziklerle doluydu ve elleri titriyordu. Kırklı yaşlarında olmalıydı. Yalnız yaşıyordu; evde çıt çıkmadığına ve ondan başka kimsenin etrafta donu olmadığına ve bu etrafta olan donlar toplanıp uygun yere bırakılmamış olduklarına göre, bu kesindi. Ailesi, dostları neredeydi peki? Hiç mi yoklardı? Hep mi böyleydi? Buraya nasıl gelmişti? Göbeği bile vardı! Bu kimdi? Hantallığın ve tembelliğin tam karşılığıydı. O muydu? Kendisi miydi yani? Ne yapabilirdi ki bunla? Taş bir kalp ile destanlar mı yazılırdı, çöp olmaktan başka neye yarar? Saman bir beyinle fikir mi üretilirdi, bu koca evrende bir çınlama olmaktan başka kime faydası olur? Hantal bir vücut neyin savaşını hakkıyla verebilirdi..? Bu gibi yıkıcı sorularla kendini ufalamış, iyice toz haline getirmişti. Rüzgâr aralık bulup evine, oradan da odasına giremediği için toz bütünü olarak öylece kalabildi. Bu mevcut kendisinin de nereden geldiğini bilmediği ve bulamadığı için nereye gideceğini kestiremedi bir türlü. Benden geçti, benden geçirdiler diye söylendi bir zaman.

İçi o kadar kaynaksız ve hedefsiz öfkeyle doluydu ki, adeta on kişinin linçine maruz kalan ve dayağın nereden geldiğini bilmeyen bir avare gibi kendini savunmak adına mecazi ve hakiki tekmelerle yumruklar savurmuştu kendinden dışarıya dışarıya. Bir sinir harbinde seçme kitaplardan oluşturduğu kütüphaneyi devirdi, en sevdiği film sahnelerinden bayılarak bastırdığı duvarlardaki afişleri yırttı ve özenle bıkmadan usanmadan duvarlara çiziktirdiği mısraları, replikleri ve alıntıları karaladı. Odası hafriyat ve kanla dolu bir iç savaş artığı oldu. Bu kriz uzun sürdü. Sonunda benden geçti demesi sorumluluğun kendinde olduğunu hatırlattığından, yani ‘o tren önümden geçti ve ben binmedim’ manasına geldiğinden, fakat bu kendi kendini tokatlamak gibi bir şey olduğundan ve çoğu kişi gibi o da böyle bir oto suçlama-cezalandırmaya daha fazla dayanamayacağından ‘’benden geçirdiler’’ dedi. Demek zorunda kaldı, ( zorunda kaldı çünki bu hayati bir mecburiyettir, arkadaşlar.) Sonra durdu. Derin olan uğultulu sessizliğinin keyfini çıkarmaya karar verdi. Ya da bu bir yanılsamaydı ve o bunu keyif sandı. Denizin üstünde gözleri kapalı, sırt üstü uzanmaya benzetti bu hâlini.

Bir gün sakinlediğinde yıkıntılar arasından başını çıkarmış o eski dostunu gördü. Stefan Zweig’tı bu ve Satranç kitabıydı. Dudaklarının arasından belli belirsiz ah sevgili dostum sesi çıktı. Ellerinin titrediğini ilk öyle fark etti. Uzanmaya üşendi, uzanıp almaya korktu. Çok eski bir tanıdığı görünce insan bir an durur ve süratli anılar silsilesinden sonra sımsıkı sarılır ya, öyle bir hışımla çekti ve sayfalarını evirdi çevirdi, bir saatte okumayı bitirdi kitabı.

Heyhat hiçbir şey hissetmedi. O eski toy heyecandan, yüksek hayranlıktan eser yoktu üzerinde. İşte o an beyninin yerinde saman, kalbinin yerinde de taş olduğunu idrak etti. Ondan hakikaten geçmişti. Uzun hikâye, satranç oyununu öğrenmeye bundan sonra karar verdi. Öğrendi de. Belki artık şiirler düşlemiyor, öyküler yazmıyordu ve büyük bir roman bırakamamış olabilirdi bu hayata, lakin bu nimetlerden aldıklarının karşılığı olarak satranç oyununda kendince uydurduğu isimlerden birini edebi babası Zweig’ın bir karakterinden seçmişti. Dr B… Doktor B beşlisi. Çatlağını bulan su misali gün yüzüne çıkmış saklı acı buydu işte. Neden adlarına tuzluk hamlesi, çatal beşlisi veya turşu atağı demiyordu da Don Kişot hamlesi ve Doktor B beşlisi diyordu? O kendinden geçtiğini düşünsün, ah o UKDE ah, o öyle yaman bir kemirgendi ki, yolunu bulur ve çıktığı yerde yaşlı bir ninenin ağzındaki altın bir diş gibi sırıtırdı. O bunun farkında değildi, belki de farkındaydı da, her zamanki çok bilmişliğiyle ‘’İnsanın kimliği yaralarıdır, olur o kadar’’ deyip görmezden geldi.

Eğer kafasındaki taktik ilerler ve rakibi buna çözüm bulamazsa bugüne kadar bu başlangıç oyunuyla neredeyse hiç kaybetmemişti ve şimdi de kaybetmeyecekti. ‘’Bakalım ne kadar dişlisin Kasparov_23’’ dedi. Kasparov_23 rakibinin rumuzuydu. Kasparov bildiğimiz satranç ustasıydı da, 23 neydi diye düşündü. Yaşı olacak herhalde derken rakibi şah tarafından bir diğer atını daha sürdü. Böylece kendisinin beş artı iki olan hamle esnekliği beşte kaldı. Oyun kısa sürmeyeceğe benziyordu. Rakibin hamlesinden hoşnut olacak ki, ‘’Güzel.. Ya çok zekisin, Kasparov_23’’ dedi, ’ya da yaşın 23 değil.’’ Ortaya bulmaca atıp çözmek en keyif aldığı işlerden biriydi. Kendin çengel kendin çöz diyordu buna. Kendin pişir kendin ye cümlesinden mülhem pek matah bir benzetme olmadığının farkındaydı, fakat her zaman yerinde ve şık ifadeler bulmak zorunda değildi ya, bu da böyle kalsındı diye düşünmüş, bırakmıştı. Şu telefon ve internet de olmasa ne yapardı kim bilir? Yeni keşfettiği bu ikili namına, benim gibiler için büyük nimet, dedi içinden. ‘’Acaba memleketi olmasın; 21 Diyarbakır, 22 Edirne, 23 belki de Elazığlı.’’ dedi. ‘’Aman bu memleket işareti koyanlar da ya hiç çekilmez yavan tipler olur ya da oyununa doyum olmaz muzır tipler.’’ Bu Kasparov hangisiydi? Umarım ikincisidir deyip şahın solundan atını iki kare öne bir kare sağa sürdü. Doktor B beşlisinin içindeyken gelen at hamlesine de Aylak Adam adı vermişti. Çünkü oyunda üç at birden vardı, bu bir kır gezintisini andırıyordu ve piyonlarıysa başı boş duruyordu. Bunda içten içe bir hüzün ve uyumsuzluk görüyordu. Size göre olmayabilir, lakin ona göre bu meşru bir benzetmeydi; gerekçesi de şuydu ve kendiceydi: ‘’Neticede her metnin velayeti yazarından çıkar, okuruna geçer.’’di.

Rakibinin hamlesini beklerken kendi kendine konuşmaya devam etti. Susamıştı. Telefon ekranından gözünü ayırmadan mutfağa doğru koyuldu. Damacanada su kalmadığını görünce sucunun telefon kartını arandı, bulamadı. Hay Allah nereye koydum, acaba magnet yine düştü de dolabın arkasına mı kaçtı dedi. Telefonu tezgâhın üzerine bıraktı. Uzun zamandır oynadığından elleri bir garip olmuştu; kıtlattı. Başparmağını sağa sola yukarı aşağı oynatmaya çalıştı. Çaydanlıkta su olacaktı deyip bir bardak indirdi ve evet su vardı, doldururken telefondan bip sesi geldi. Baktı. Kasparov_23 mesaj atmıştı. Dijital de olsa birinden sohbet işareti alması hoşuna gitti. Neşelendi. ‘Sen bittin, Kümülatif Muzaffer ; )’ yazıyordu mesajda. Büyük bir kahkaha koyverdi.

Evet, adı Kümülatif Muzaffer ve evet bu bir mahlastır. Bu ismin birincisini, sözlüğe bakarsanız bir başka beni dinlerseniz bir başka, fakat siz elbette her iki anlamı da dikkate alın, yani Kümülatif’i musluktan akan suyu düşünerek bulmuştu. Hani aslında su damla damla çıkar da, biz musluğu çevirdikçe bütünlük oluşturur ve kalın bir çizgi halini alır ya, işte hayatta yaşadıklarımızı da buna benzetmişti. Hatta o bu kadarıyla yetinmeyip hayatta yaşamadıklarımızı, uyuduklarımızı, içimizde kalanları da bu bütünlüğün, hayat yolculuğunun, bir parçası saydı. – Belki de aslında bu ‘yaşananlar’ dediklerimiz kesik kesik kalıyordu da, en çok bu ‘deneyimlenmeyenler; yaşamadıklarımız, uyuduklarımız, içimizde bıraktıklarımız’ boşluksuz, katı bir bütün oluşturuyordu. Yaşananlar dağınık ve sakince belleğimizde istirahatta olup duygularımızı mutluluğa doğru evriltmiyor iken, yaşanamayanlar huysuzluk ederek galebe çalıyor, hayatı tamamiyle acılaştırıyor, mutsuz ve karanlık kılıyordu. – diye de düşündü… 

Muzaffer de sözlüklerde gördüğümüz, sokaklarda duyduğumuz, bildiğimiz Muzaffer’di işte…
Esas isim mi?
Şu soğuk damgalı kafa kâğıdındaki ismi mi diyorsunuz? Onun ne önemi var ki?
Korkudan mı diyorsunuz bu tercih? Evet, belki bir korku belki bir memnuniyetsizlikten ötürüdür.

Fakat işin doğrusu, kendisinin bir mahlastan fazlası olduğunu bildiğimiz Kümülatif Muzaffer’in bu konuda bir kelamı vardı elbette, ondan dinleyelim: ‘’O nüfus cüzdanlarındaki isimler ki, ebeveynlerin gerçekleşmemiş hayalleri, kaçırılmış fırsatları ve karşılanmayacak beklentilerinin bir bütün olarak çocukların üstüne giydirilmesidir. Tasmalı yazgıdır ve kölelik işaretidir.’’ Alın bir de buradan yakın. Şimdi söyleyin bakalım, esas isim mi esas isimdir yoksa mahlaslar mıdır esas isim? Hâsılı kelam, bir insanın esas ismi, arkadaşlar, kendisini varlığı yokluğu bütünüyle hissettiğidir. ”Kişi kendi isminin önce yaratıcısı, sonra sahibi ve de taşıyıcısı olmalıdır.”

Nerdeyse keyiften göbeği çatlayacaktı ki, kahkahasını durdurmuş, bir bardak su daha içmişti. Bu herife bir yakınlık hissetti. Herif mi? Belki de kadındı, kim bilir. ‘’Elazığlı mısın yoksa yirmi üç yaşında mısın bilmem, ama esas sen bittin Kasparov efendi.’’ diye söylendi ve mesaja yanıt yazmak için telefonuna uzandı. Aldı, yüzündeki hin ifadeye engel olamıyordu. Bu bitimsiz neşe de neyin nesiydi böyle? Yüzyıllık uykudan uyandırılan o değil gibiydi. Tuş kilidini açtı. Karnına bir sancı oturdu. O an elektrikler kesildi, telefonu elinden yere düşürdü. Karanlıktan korkardı. Telefon ters dönmüş bir hamam böceğini andırıyordu ve altından cılız bir ışık yayılıyordu. Eline alıp baktı, ekran tuz buz olmuştu. Simsiyah gökyüzünü aydınlatan havai fişek patlamalarını andıran rengârenk bir görüntü vardı yalnızca. Ne yapacağını şaşırdı. İki ay evvel 4200 Tl verip almıştı bu telefonu, adı iphone’du fakat ismi ve parası hiç umurunda değildi. Tek hakikat: yalnızlıktan korktuğuydu. Ekranı kırılmış bir İphone’unsa hiçbir şeye faydası olmazdı. Kendini iliklerine kadar uzun zaman sonra ilk defa böyle güçsüz ve biçare hissetti. Ne yani üzerinde keratinden bir kabuk vardı da, şimdi çatlamış mıydı yani? Cevabını bilmiyordu. Nerden geldiğini bilmiyordu. Hiçbir şey bilmiyordu. Bilmek istemiyordu. Her iki şakağına da boydan boya dehşet bir ağrı saplandı. Artık o an için ne satranç ne Kasparov_23 vardı. Bir başınaydı. Ve karanlıktan ve yalnızlıktan korkardı. O Kümülatif Muzaffer’di. Bağırdı. Kükredi. Olduğu yerden milim kıpırdayamaz olmuştu. Nefes aldı. Birden nasıl ve neden o derin uykuya daldığını hatırladı. Esas ismi, eski arkadaşları, gezmekten hoşnut olduğu yollar, söylemeyi sevdiği şarkılar, okumaya bayıldığı kitaplar ve en önemlisi gerçekleştirmeyi umduğu arzuları, kurmaktan hoşlandığı hayalleri gözünün önünden birer şimşek parıltısı, birer rüzgâr gibi kümülatif bir biçimde geçtiler. Kendisini yükselttiğini sandığı o yalnızlıktan ötürü uyumuştu Muzaffer. Kadim bir efsuna kapılmış, gitmişti işte. Oysa o, Kümülatif Muzaffer, yükseldim sanırken meğer bildiğin düşmüştü. Bunu kendine böyle üç kere söyledi.

Gece yarısıydı. Sokak lambaları da kesilince uzun ovalara ve yıldızlı gecelere yaraşır bir sessizlik olmuştu. Hayat biraz da elimizde olmayan şeylerdi. Elektrik tesisata gelmedi fakat Muzaffer’e geldi ve her şey aydınlandı ve o ayırdına vardı. Gözünün önünde elinin dibinde telefonun cenazesinin olduğu yerde damacana su satıcısının kartını buldu. Siyah fon üstüne pembe harflerle Hayat Su yazıyordu ve yanına da bir palyaço suratı koyulmuştu. Her şey o kadar saçmaydı ki, güldü. Elinde magnet kart, katlandı Kümülatif Muzaffer ve cenin pozisyonunda uzandı. ’Kasparov’’ dedi ‘’Kasparov, geleceğim.’’ Böğüre böğüre, hıçkıra hıçkıra, salya sümük ağlamaya başladı. Ev sarsıldı. Bina sarsıldı. Sokak sarsıldı. Cadde sarsıldı. Mahalle sarsıldı. Semt sarsıldı. İlçe sarsıldı. İl sarsıldı. Ülke sarsılmadı, o kadar büyük değil. Birkaç bardak yoğun titreşimden ötürü yukarıdan yere düştü yalnızca. İçlerine de Muzaffer’in gözyaşları doluştu. Böyle sırılsıklam ve büzülmüş iken uykular alemi onu usulca içine aldı.

Ayıldığında gün aydınlanmak üzereydi. Kemikleri sızlıyordu ve burnunda şeffaf sümükten bir baloncuk vardı. Patlattı.

Bir Facebook Hikayesi: Remzi’nin Uygun Açıdan Çekilmiş Filtresiz ve Trajikomik Yalınlığı

‘’Şimdi tam zamanı!’’ diye bağırdım.

Günlerdir tek bir iç karartıcı toplumsallaşmış olay olmamıştı çünki. Ne bir canlı bomba, ne bir tecavüz, ne bir şehit. Ortalık sakin görünüyordu. Coşkuya dair, öfkeye yahut güvenliğe veya ölüme veyahut kolektif özgürlüklere dair her hangi bir ses seda yoktu. Evli evine köylü köyüne, her şey süt limandı; şehirli kanepesine yahut butik cafe’sineydi. Fakat kavgaya, şamataya, kan, gözyaşı ve endişeye öylesine alışmıştım ki içimdeki o zalim şüpheyi kaldıramıyordum bir türlü. Gerçekten gürültüsüz patırtısız bir gün müydü bu? Evhama lüzum yoktu; henüz kimse neşeli bir şarkı yahut mükellef bir kahvaltı fotoğrafı paylaşmamış dahi olsa, galiba öyleydi. Gürültüsüz patırtısız bir gündü. O yüzden tam zamanıydı.

Toplumsal hareketliliğin durulup dinmiş olduğundan iyice emin olduktan sonra Facebook hesabıma bismilllah diyerek giriş yaptım. Adım Remzi. ‘’İnşallah kötü bir şeyler olmaz’’ diye de ekledim aceleyle, hemen peşi sıra söylemezsem tılsımını yitirecekmiş de sıkıntılar baş gösterecekmiş gibi. Kötülüğün, siyasetin ve barbarlığın bu denli yayılmasına artık dayanamıyor, belediyenin parklar ve bahçeler müdürlüğüne bağlı, kendi evime yakın ormancıklardan sonra nefes alınacak son alanlardan biri olduğunu düşündüğüm sosyal medyanın da bu kirlilikten kaçamamasından ötürü acılar çekiyor, temkinli davranıyordum. Beni mazur görün. Epeydir bu yaygın olarak hor kullanılan müthiş ifade aracı Facebook’a ol sebeplerden ötürü uzak kalmıştım. Aslında biraz başka sosyal ağlarda gezinmiştim de, bunu kimseye söylemeye dilim varmıyor, af buyrun herkesten saklıyordum. Böylesi daha kulağa ve gönle cool’du. E-mail adresimle şifremi yazmış, enter’a basmış ve artık içindeydim. Kalbim küt küt atıyordu. Unutulmuş fakat bildiğim bir ormana girmiş gibiydim. Derin derin soludum. Bu iklimi özlemiştim ve ciğerlerime böbreğime ilik kemiklerime değin işlettim. Butonlara, görsellere dokundum. Gözlerim nemli nemli bildirimler sekmesine bakındım. Kırmızı ibareli mesaj simgesine sarılmak istedim, sağ tarafta tanıyor olabileceğin kişiler sekmesinde sanki özellikle bana sırıtıyormuş gibi bakan ekleşilmemiş akrabalarımı görünce kendimi tuttum. Sıra gecelerine yaraşır derunî bir ah çektim. Ah, ah! Sonra giriş yaparken bismilllah dememe şaşırdım, şaşırmasına da, bunun da üstesinden geldim. ‘Bütün insanlar böyledir’ dedim, ‘zora gelince imdat çekicinin bile kutsal olduğunu düşünür, ona taparlar.’ Sonra bu imdat çekiçli aforizmatik tümcemi not almam gerektiğini düşündüm; belki günün birinde hayatımın romanını yazar da, orada kullanırdım. Kalem nerdeydi?

Böyle durgun ana sayfada gezinirken, profilime girip eski iletilerime bakındım. Geçmiş bugünden bakılınca her daim bir çocukluksa eğer, ne türlü çocukluklar yaptığıma bir bir aşağıya doğru bakındım. Nasıl şarkılar paylaşmıştım öyle!? Aşk acısı mı çekmiştim yani? Hayır, bu mümkün değildi. Çünkü kalbimi ameliyatla aldıralı uzun yıllar olmuştu ve o vakitler sosyal medyanın esamisi dahi okunmuyordu. Peki, ya o fotoğraflara ne demeli? Bu filmleri kendim mi izlemiştim yoksa Tumblr’dan çalıp çalıp caka satmak için buraya mı yerleştirmiştim? Belki de o vakitler sinemacı bir bağyan vardı, ondan hoşlanıyordum; onunla yakınlık kurmak için yapmıştım tüm bunları. Baksana şuna Bela Tarr diye bir adam paylaşmıştım, oysa onun bir filmini izlemiş ve anlamsız bulmuştum. Saçma sapan, karanlık ve gereksiz uzun bir filmdi. En sevdiğim film Ali’nin Sekiz Günü’ydü. Adım Remzi. Ben bir bakkaldım. Her türlü kurmacada özdeşlik ararım. ‘’Kardeşimsin, helal, yakışır, baba büyüksün, hatuna bak taş taaaaş’’ gibi ifadelerin dışında bu paylaşılanların benimle bir alakası yoktu işte. Ya birisi hesabımı çalmıştı ya da hafızam epey zayıflıyordu. Doktorumun son dediklerini hatırlamaya çalıştım, bulamadım. ‘’Margarinler’’ dedim ‘’anne yarısıdır ve alzheimer’a yol açarlar.’’ Bu laf da neyin nesiydi şimdi? ‘’İnsan çocukluğunun bir kısmını önüne katar, bir kısmını geride bırakır, bir kısmını da kambur olarak sırtında taşır.’’ da dedim. Konuşan ben miydim? Sanmıyordum. Adım Remzi. Bu aralar hatları karıştırıyordum. Düşünmekten sıkıldım, profilimde gezinmeyi bıraktım. ‘’Aman.’’ dedim.

Ana sayfaya döndüm. Aşağı hareket etmekte tereddüt ettim. Kişisel hayatlarında tatmini bulamamış da öfkesini siyasete kanalize etmiş tanıdıklarımın mutsuzluk kokan paylaşımlarını görmek istemiyordum. Buram buram duygusal, politik açıdan noksan, vicdan yazılarından da sıkılmış, o yüzden buradan kaçmıştım zaten. Böyle böyle aşağı inmeye tereddüt ettim bir süre. Ayrıca baskı ve şiddete o denli alışmıştım ki farkında olmadan, gündemin süt liman olmasından ötürü oluşan boşlukta ne yapacağımı bilemedim. Yoksa hazır girmişken şu imdat çekiçli aforizmayı Facebook’ta durum güncellemesi mi yapsaydım?

Yok, olmazdı. Ya şiddetli bir patlama haberi gelseydi… Güncelleme arada kaynayıp heba olup gidebilirdi. Çünki böylesi kaotik zamanlarda toplum böyle şeylerle ilgilenmeyi ayıp sayar, gizil bir biçimde yasaklardı. Perdeyi açıp, camdan dışarı bakındım. Bugün hava güzeldi. Peki ya patlama haberi gelmezse, ki bugün öyle gözüküyordu, gelmeyecekti. Bu yüzden güncellemeyi yapmalı, paylaşmalıydım. Şüphesiz vatanımın ve milletimin buna ihtiyacı vardı. İmdat çekiçli tümcemi bir daha kafamda evirdim çevirdim, sonra seslice söyledim. Epey bi beğeni alırdı bu. Çok beğeni alırdı bu. Fena alırdı bu. Net! Fakat karar veremedim. Burada kullanırsam, gelecekte yazacağım romanımda da kullanmam kendimi tekrar etmek ve doğurgan olmamak anlamına gelecekti ki, bu suçlamaya metabolizmam dayanamazdı. Çare için kara kara düşündüm.

İşin içinden çıkamadım. Ne romanıma kıyabildim, ne sosyal ağıma. İçimi bi hüzün kapladı. Bu kararsızlık ve burukluk cümlemin gözümdeki büyüsünü ve gücünü arttırdı da, arttırdı, büyüttü de büyüttü; dünyaya yaydı da yaydı. Cümle artık benim o an için uydurduğum değilmiş de, tanrıların üflediğiymiş; Homeros’un anlattığı, Gabriel Garcia Marquez’in yazdığıymış gibi oldu. Hayranlığım önce cümleme, sakinleşince sonra kendime döndü. Döndü de, kalem bulamadığım için dilimle ıslattığım parmağımı kullanarak toz kaplı masaya yazmak suretiyle cümleyi not alıp şenlenmeye bıraktım, yani demlenmeye. ‘’Tohumu toprağa bıraktım’’ diye düşündüm, ‘’bir gün elbet meyve verir, fakat daha önce şu işi halletmem gerek.’’ dedim. Adım Remzi. Çiftçi değilim, metropolde büyüdüm ve toprağa dair bu bilgim nerden geliyor, bilmiyorum. Yarım aklımı cümleme bırakıp kalan yarım aklımla da projemi gerçekleştirmek için harekete geçtim.

Ana sayfada hızlıca gezindim: Hukuksuz gözaltılar, Tecavüzcü bürokrasi, Komik Videolar, Başkanlık hevesi, Şarkılar, Nükleer Santraller İnadı, Vicdan yazıları, Zlatan İbrahimoviç golleri, Kürtlerle orta düzey savaş, Hayır de, Evet de, Kısmetse Olur, Umut Sarıkaya Karikatürleri, Polis Şiddeti, Çevre Kampanyaları, Nihat Doğan, İkinci Yeni Şiirleri ve Survivor. Liste aynı içerik farklı renklerle uzayıp gidiyordu. Hakikaten her şey her zaman olduğu gibi sıradandı, henüz ulusal çapta toplumsallaşacak kıymette bir acı olay yoktu. Arada iki üç komik video ve bir iki karikatür olması içimi iyiden iyiye ferahlattı. Kendimi güvende ve huzurlu hissettim. ‘’Şimdi tam zamanı.’’ dedim.

Bu iş için diye düşündüm olmazsa olmaz koşullardan biri güvenli ortam, ikincisi de zamandı. Uygun zaman. Saatime baktım. Öğle üstüydü. Ve hafta içi. Mesailer bitmek üzere. Şimdi, şu an, insanların maaşları oranında emek harcadıkları zamanlardı. Sabah öfkeli ve mutsuz olurlar, fakat öğleden sonra günün bu saatlerinde iş bitimine yaklaşıldığı için mutlu olur, daha bir canlanır, patron aşığı olurlardı. ‘’İşte ben’’ dedim ‘’tam bu huzurda yakalayacağım onları. Hızlıca işleri bitirmiş, mesai bitişini beklerken, merakla girdikleri Facebok’ta şaşırtacak ve hayran bırakacağım onları. Gözlerine bayram, günlerine renk gelecek!’’

Masaüstümde oluşturduğum kilitli ÖZEL KARELERİM klasörünü dikkatle açtım. Karşıma üç klasör daha çıktı. Birincisi IŞIK GÜZEL FAKAT AÇI İYİ DEĞİL klasörüydü, geçtim. İkincisi AÇI GÜZEL BEN GÜZEL BUNA BİR FİLTRE GEREK klasörüydü ki, aradığım burada da değildi. Üçüncü klasör NAZARLARDAN KORUSUN klasörüydü ve işim tam olarak bunun içindeydi. Kutsal bir mekâna girer gibi hayranlık ve korku karışımı bir duyguyla çift tıkladım. İşte oradaydı.

Yüzyıl sonra araştırmacılar bulduğunda o kadar çok kıymetlenecek nadide halim vardı ki, bunların şimdiden tarihi eser sayılmamasına şaşırdım. Adım Remzi. Vergisini düzenli ödeyen bir vatandaşım. Kültür Bakanlığı’nı göreve çağırıyorum. Sol alt köşesinde nazar boncuğu sağ alt köşesinde de pas parlak bir yıldız işareti bulunan fotoğrafıma bakıp ‘’Allahım şu tatlılığıma bak, ne kadar güzelim, tü tü maşallah. Kızlar bana kurban olsun.’’ dedim. İşte bu fotoğrafı profil fotoğrafım yapmak istiyordum. Adım Remzi. Bekardım ve henüz aile kurmak istemiyordum.

Tam geçen canlı bombaya denk geldiği için koyamadığım bu fotoğrafı bu sefer ne pahasına olursa olsun profil resmi olarak güncelleyecektim. Birden aklıma bunun filtresini o günkü hava durumundan ötürü oluşmuş o günkü ruh halime göre soluk olarak ayarladığımı, fakat bugünse hiç öyle hissetmediğimi ayrıca havanın da çok güzel olduğunu haliyle daha canlı bir filtre kullanmam gerektiğini düşündüm. Böyle kararsız beklerken içimi kötü bir olay olacak hissi kapladı. Filtresinden arındırılmış öylece bıraktım fotoğrafımı. Derin nefes aldım.

Fotoğrafı koymaktan vazgeçtim. Bir şey olmuştu fakat kimse bana haber etmiyordu işte. Aslında bugün milli yas tutuluyordu da, GSM Operatörleri ve Bankalar, bana söylemek istemediklerinden ötürü bilerek SMS atmıyorlardı. Hemen haber radyolarını ve internet gazetelerini açtım. Son dakika haberlerini kovaladım.

Yok. Yoktu. Yurt dışında, Avrupa’da veya Ortadoğu’da bir sürü patlama yahut katliam vardı, fakat yurt içinde yoktu. Ohh! Bu iyiye işaretti, en az bir kaç gün daha burada bir patlama olmayacağı anlamına gelirdi bu. Zaten en son patlama iki hafta önce olmuştu ve bir buçuk yıldır düzenli olarak her ay patlama olduğuna göre, bir sonraki patlamaya henüz iki hafta daha vardı. Boşuna evhamlanıyorum deyip sevindim. Tekrar seçtiğim fotoğrafıma ve saatime baktım, en iyi beğeni-sonuç için uygun zamanlardı. Bereketli bu vakitlerin bitimine henüz çok vardı. Fakat yine bir şey oldu. Aniden Avrupa’da akrabalarım olduğunu hatırlayıp, tekrar son dakika haberlerine baktım. Onların oldukları ülkeleri aklımdan geçirdim. Bir yandan da haberleri okudum. Patlama başka Avrupa ülkelerinde olmuştu, rahatladım. Oh!

Tam fotoğrafı koymuş, yayınla butonuna basacaktım ki yine durdum. Çünkü yurtdışındaki akrabalarım bu ülkenin hangi şehrinde olursa olsun bütün toplumsal olaylarda beni arayıp, endişelerini belirtmişti. Uygar bir insandım, aynısını ben de yapmalıydım. Yoksa laf gelir, eleştiri alır ve arada bir çikolatayla dahi düzeltilemeyecek  telafi edilmesi zor kırgınlıklar oluşturmuş olurdum. Bu yüzden kuzenimlerime nezaketen “Zaman kötü, kuzen, kolla götü ahaha” diye endişelerimi ve iyi dileklerimi belirten tek kalıp bir mesaj yazdım. Sonra da doğru ışıkla uygun açıdan çekilmiş halis mulis nofilter fotoğrafımı profil fotoğrafı olarak yerleştirip, yayınla butonuna bastım. Basar basmaz ‘’Bu fotoğraf efsane olacak, efsane!’’ diye bağırıp, masaya avcumun içiyle sertçe vurdum ‘’Şimdi görsün bakalım, millet. Tarafımdan tarih yazılıyor.’’

Adım Remzi. Margarinler çocukluk yarasıdır ve bu yaraları hayatımız boyunca yüzümüzde taşırız diyordum. Konulu tarihi romanlara bayılırdım.