BAZEN İNSAN – 100

İnsanlar sesi kötü olduğu halde güzel olduğuna inanan, sesi güzel olduğu halde kötü olduğuna inanan, sesi kötü olduğu halde güzel olduğuna inandırılan, sesi güzel olduğu halde kötü olduğuna inandırılan ve sesi olduğu halde sesi dahi çıkmayanlar olarak beşe ayrılır bazen. Bu durumu aldatılanlar ve kadir bilmezler veya aldananlar ve böbürlenenler olarak sadeleştirebilir, üstelik yalnızca ünlüler ve ünsüzler ya da sesliler ve sessizler veya uyanıklar ve uyuyanlar ya da görülenler ve görenler olarak, kimseye bir katkısı olmasa dahi yalnızca üretkenç oyun mahiyetinde sonsuzluğa doğru, bırakabiliriz de.

Çün insan doğurmaya meyyal olandır bazen.

Beş Kalp Patlatan Panda Öpücüğü ve Görünmez Adam

O malum hafta sonundan bir gün sonra gelen hafta içi günü Sosyal Güvenlik Kurumu’ndaki işimi halledip, artık daha fazla faiz binmeyecek olan cezamı ödemiş olmanın ferahlığıyla evime dönüyordum. Sabah çıktığımda hava güneşliydi ve üstümde tişörtüm vardı. Ben bürokratik kıyım tezgâhından geçmekteyken, dünya üzerinde ne olduysa artık, eve dönmek için çıktığımda kar boran fırtına var idi.

Donarak ölmeyi henüz aklımdan geçirmediğim için çıkmayıp içerde kalmak istedim. Hatta müdüriyet uygun görürse orada hâlihazırda boşluk bulunan bir birimde gönüllü, sözleşmeli veya karşılıklı beğenişirsek kadrolu çalışmayı bile düşündüm. Lakin bildiğiniz üzre hayat çoğu zaman odanızın dışında, evinizin ötesinde bir şeydir ve diledikleriniz –tüm kişisel gelişim sahtekârlıklarının aksine– her zaman gerçekleşmez.

İşimi bitirdiğimde öğle arası paydosu olduğundan, görevi -özellikle bu gibi zamanlarda- binayı personel harici usulünce boşaltmak olan adonis vicutlu, Ayhan Işık bıyıklı güvenlik çalışanı dayı kibarca burada duramayacağımı söyleyip, dışarı çıkmamı benden istedi. Nedendir bilmiyorum, gaflette bulunup agresif bir tonda buranın kamu kurumu olduğunu, kendisinin benim vergilerimle çalışan bir işçi olduğunu ve bu nedenlerle çıkmayacağımı, hatta — soğuktan hayatta kalmak dürtüm artık nasıl baskın geldiyse içimde, bahisleri daha da yükseltip — sıkıyorsa müdürünü çağırmasını ve hatta — baktım başını eğiyor burnunu kaşıyor gaza geldim napim — zor kullanmaktan çekinmemesini söyledim. Bunu söylememle birlikte o efendi, zarif, dağ gibi adam gitti; yerine Yadigar Ejder ebatlarında Erol Taş hissiyatlı Nuri Alço sinsiliğinde gözleri belermiş bir başka adam geldi. İki yanımdan kollarımı beni kaldırıp indirecek, kaldırıp indirecek, kaldırıp indirecekmiş gibi sımsıkı tuttu.

Bu tutuş tekniğinin adı Beş Kalp Patlatan Panda Öpücüğü idi ve menşei de Çin’in Tibet bölgesinin yüksek yaylalarıydı. Bu tutuş sizi beş dakika içinde öldürmez fakat bir ömür boyunca süründürürdü. Bir kitapta okumuştum, oradan biliyordum. Parmaklarının etimden geçip kemiklerimi çatırdattığını duyabiliyordum. Kemik seslerinin şiddeti arttıkça kendi sesimse inceldi. Ta kalubeladan beri olduğu gibi yine fiziksel güç sözel güce üstün gelmişti. Deminki o kamudan beklentileri ve haklarının hassasiyetinde olan ben gitti, yerine tatlış tatlış “Aman ağam, canım kurban! Sen beni yanlış anladın, benim vergim ne ki!? Hepi topu aldığım bir karton sigara üç beş şişe rakı, biraz da beyaz peynir. Hım bınım vırgılırım sizin kuruma gırmımıştır bile, girer mi hiç, girmez. Onlar yol olmuştur falan, onlarla mitribis alınmış, yol kenarlarına çiçik bicik dikilmiştir filan. Ellerinizden öperim efendim, lıtfın sakin olunuz.” diyen bir başka ben geldi. Duyduğunuz bazı sözcüklerimin harflerinin, – mitribis, vırgılırım gibi -, incelmesi ve aynılaşması kollarıma uyguladığı baskıyı arttırdığı zamanlar oluverdi. Üzerine basıldıkça tiz sesler çıkaran plastik ördeklere çevirdi beni. Tuttuğu kollarımı gevşetmişti. Kendimi bir çuval gibi hissediyordum ve bu çuvalın içine de ufalanmış kemiklerim dökülüyordu. Haliyle ayakta durmakta zorlanıyordum. Siktir git lan, dedi. Bu çirkin sözler kime deniyor acaba diye etrafıma bakındım. Kimsecikler yoktu. Ayhan Işık bıyıklı dayı bana bakıp kime diyorum lan sigigit dedikten sonra kapıyı açtı, beni tutup savurdu ve götüme de sağlam bir tekme attı.

Kötü bir niyeti olduğunu asla düşünmedim, çünkü yalnızca dışarı çıkmama yardımcı olan iyi bir insandı o. Fakat içimdeki kötücül, karanlık bölge onun bu anlayışını hazmedememiş olacak ki biraz uzaklaşınca ona doğru beni “Sen çıkartmadın, ben kendim istediğim için çıkıyorum.” diye bağırttı. Güvenlik Dayı adımını atacakmış gibi yapınca ayaklarım götüme vura vura Şener Şen misali bastım koştum.

Nereye gittiğimi bilmiyordum. Ana caddeye çıkınca durup soluklandım. Arkama baktım gelen yoktu. Kaldırımda yürüyen insanlar bana meczupmuşum gibi acı ve tiksintiyle bakıyor, yoldan geçen arabalardaki insanlar da ani frenlerle arabalarını durdurup fotoğrafımı çekiyorlardı. Hayır, belki de video çekiyorlardı, çünki bir fotoğraf tek bir andır ve hakikate dair kesin bilgi vermez. Oysa video, yine kötücül amaçlarla kullanılabilir, fakat öyle değildir. Neyse, bir çekmeyin lan deyip çekindim, bir de haberim yokmuş gibi çekin panpalar yaparak çekindim. Hiç bitmeyecekmiş gibi geldi. Çekilmek ve talep görmek güzel bir şeydi ama, bir yerden sonra yoruldum. Ayrıca sucuk gibi olmuştum ve üstüm yaz sezonuydu. Yağmur kalın bahçe hortumuyla olduğum yere yağıyordu sanki. Sığınacak bir yer arandım, bulamadım. Bütün dükkânlar kapalıydı, nereye gitmişti bu insanlar böyle ve kahretsin, hiçbir binanın saçağı yoktu. Otobüs durağı vardı, üç metrekareydi, fakat içinde de bir kamyon insan vardı; neresine sığışacaktım. Kedi gibi sırnaşayım dedim yanlarına kimse oralı olmadı. Adım atacak gibi oldum, ı-ıh hiç kimse paltolular bile milimkaresini bana vermek istemedi. Üstüne üstlük hep birlikte dövecekmiş gibi baktılar bana. Küçük Emrah’ın ‘’vurmayın’’ isimli parçasını söyleyip az öteye uzadım. Allahım ben ne suç işledim de, başıma bunlar geliyor diye düşündüm. Böyle zamanlarda suçlayacak birini arar insan ve yargılama işine önce kendinden başlar. Durum şudur: Cezalı olduğunu kabul edersin ve suçunu ararsın. Suçunu bulamazsan da, suçlayacak birini aramaya başlarsın. Bir reklam panosu vardı, içinde iç çamaşırı ve seksi bir kadın. Yaslandım. The Good, The Bad and The Ugly filminin efsane müziğini ıslık tutturdum. Bekledim.

O soğuk havada o fırtınada o karda o tişörtle bir saat boyunca vaktinde gelmeyen otobüsü bekledim. Bir saat boyunca o ıslığı çaldım. Sonunda geldi ve bindim tabii. Otobüs o kadar doluydu ki, kapıdan sarkık bir vaziyette yolculuk etmek zorunda kaldım. Orda da müthiş bir soğuk yedim elbette, fakat yılmadım. Aklıma güzel şeyler getirmeye çalıştım: Kızgın kumların üstünde, kavurucu güneşin altında rüzgâr püfür püfür esiyordu ve ben öylece uzanıyordum. İnenlere yol verdim, binenlere abim ablam çektim. Kolonya olsa kolonya dökecek, badem şekeri olsa badem şekeri ikram edecektim. Bir gariplik vardı ki, sanki artık kimse beni görmüyor, duymuyordu. Alışmışlar mıydı? Sanmam. İş dönüşü desem, o da değil, öğlen vakitleriydi. Belki, otobüsün çoğu yaşlıydı, yaşlılık kayıtsızlığıydı. Yaşlıları memnun etmek de kolay değildir zaten, aman. Bak, dalgana. Bir ara kapı ağzındakilerden biri kaptan kapıya kıyafet sıkışmış, dedi. Bakınıverdim, kıyafetten eser yok, hayal görüyor herhalde. Anlam veremedim, ne kadar çok deli var dedim kendi kendime. Kaptan da oralı olmayıp, arttırdı vitesi. Otobüs virajı keskin dönmüş, saatte 120 kilometre ile yol almaktaydı. Kızgın kum, güneş, rüzgâr. Kızgın kum, güneş, rüzgâr. Böyle böyle tekarladım, Happy Go Lucky ulan diye bağırdım ve gülümsemeye devam ettim.

Eve döndüğümde çişim vardı, hızlıca tualete koşturdum. Fakat işeyemedim, çünki pipim yoktu. Aman tanrım! Yalnızca pipim değil hiçbir şeyim kalmamıştı nerdeyse. Aynaya bakındım ve kendimi bu halde buldum. Sadece kıyafetlerim yerli yerindeydi. Geri kalan hiçbir parçamsa hatlarımı belli eden ince birkaç kemik ve ellerim dışında yoktu. Size söylemeyi unuttum Beş Kalp Patlatan Panda Öpücüğü’nün insanı ömrü boyunca süründürmesinin yanında bir diğer özelliği de buna maruz kalan kişiyi bildiğiniz silmesiydi. Evet, silmesi. Bu muazzam teknik tüm varlığınızı silikleştirip, üstünüzden lüzumsuz parçaları silkelerdi ve geriye benim gibi böyle çöp adam olarak kalırdınız. Böyle bir durumda belki sizin aklınıza başka bir şey yapmak gelirdi, fakat benim uçuk, silik ve avanak aklıma bir selfie fotoğraf çekinip bu anı ölümsüzleştirmekten başka bir şey gelmedi.

O malum hafta sonu olanların da hiçbir önemi yok. Silin gitsin belleğinizden.

Bir Facebook Hikayesi: Remzi’nin Uygun Açıdan Çekilmiş Filtresiz ve Trajikomik Yalınlığı

‘’Şimdi tam zamanı!’’ diye bağırdım.

Günlerdir tek bir iç karartıcı toplumsallaşmış olay olmamıştı çünki. Ne bir canlı bomba, ne bir tecavüz, ne bir şehit. Ortalık sakin görünüyordu. Coşkuya dair, öfkeye yahut güvenliğe veya ölüme veyahut kolektif özgürlüklere dair her hangi bir ses seda yoktu. Evli evine köylü köyüne, her şey süt limandı; şehirli kanepesine yahut butik cafe’sineydi. Fakat kavgaya, şamataya, kan, gözyaşı ve endişeye öylesine alışmıştım ki içimdeki o zalim şüpheyi kaldıramıyordum bir türlü. Gerçekten gürültüsüz patırtısız bir gün müydü bu? Evhama lüzum yoktu; henüz kimse neşeli bir şarkı yahut mükellef bir kahvaltı fotoğrafı paylaşmamış dahi olsa, galiba öyleydi. Gürültüsüz patırtısız bir gündü. O yüzden tam zamanıydı.

Toplumsal hareketliliğin durulup dinmiş olduğundan iyice emin olduktan sonra Facebook hesabıma bismilllah diyerek giriş yaptım. Adım Remzi. ‘’İnşallah kötü bir şeyler olmaz’’ diye de ekledim aceleyle, hemen peşi sıra söylemezsem tılsımını yitirecekmiş de sıkıntılar baş gösterecekmiş gibi. Kötülüğün, siyasetin ve barbarlığın bu denli yayılmasına artık dayanamıyor, belediyenin parklar ve bahçeler müdürlüğüne bağlı, kendi evime yakın ormancıklardan sonra nefes alınacak son alanlardan biri olduğunu düşündüğüm sosyal medyanın da bu kirlilikten kaçamamasından ötürü acılar çekiyor, temkinli davranıyordum. Beni mazur görün. Epeydir bu yaygın olarak hor kullanılan müthiş ifade aracı Facebook’a ol sebeplerden ötürü uzak kalmıştım. Aslında biraz başka sosyal ağlarda gezinmiştim de, bunu kimseye söylemeye dilim varmıyor, af buyrun herkesten saklıyordum. Böylesi daha kulağa ve gönle cool’du. E-mail adresimle şifremi yazmış, enter’a basmış ve artık içindeydim. Kalbim küt küt atıyordu. Unutulmuş fakat bildiğim bir ormana girmiş gibiydim. Derin derin soludum. Bu iklimi özlemiştim ve ciğerlerime böbreğime ilik kemiklerime değin işlettim. Butonlara, görsellere dokundum. Gözlerim nemli nemli bildirimler sekmesine bakındım. Kırmızı ibareli mesaj simgesine sarılmak istedim, sağ tarafta tanıyor olabileceğin kişiler sekmesinde sanki özellikle bana sırıtıyormuş gibi bakan ekleşilmemiş akrabalarımı görünce kendimi tuttum. Sıra gecelerine yaraşır derunî bir ah çektim. Ah, ah! Sonra giriş yaparken bismilllah dememe şaşırdım, şaşırmasına da, bunun da üstesinden geldim. ‘Bütün insanlar böyledir’ dedim, ‘zora gelince imdat çekicinin bile kutsal olduğunu düşünür, ona taparlar.’ Sonra bu imdat çekiçli aforizmatik tümcemi not almam gerektiğini düşündüm; belki günün birinde hayatımın romanını yazar da, orada kullanırdım. Kalem nerdeydi?

Böyle durgun ana sayfada gezinirken, profilime girip eski iletilerime bakındım. Geçmiş bugünden bakılınca her daim bir çocukluksa eğer, ne türlü çocukluklar yaptığıma bir bir aşağıya doğru bakındım. Nasıl şarkılar paylaşmıştım öyle!? Aşk acısı mı çekmiştim yani? Hayır, bu mümkün değildi. Çünkü kalbimi ameliyatla aldıralı uzun yıllar olmuştu ve o vakitler sosyal medyanın esamisi dahi okunmuyordu. Peki, ya o fotoğraflara ne demeli? Bu filmleri kendim mi izlemiştim yoksa Tumblr’dan çalıp çalıp caka satmak için buraya mı yerleştirmiştim? Belki de o vakitler sinemacı bir bağyan vardı, ondan hoşlanıyordum; onunla yakınlık kurmak için yapmıştım tüm bunları. Baksana şuna Bela Tarr diye bir adam paylaşmıştım, oysa onun bir filmini izlemiş ve anlamsız bulmuştum. Saçma sapan, karanlık ve gereksiz uzun bir filmdi. En sevdiğim film Ali’nin Sekiz Günü’ydü. Adım Remzi. Ben bir bakkaldım. Her türlü kurmacada özdeşlik ararım. ‘’Kardeşimsin, helal, yakışır, baba büyüksün, hatuna bak taş taaaaş’’ gibi ifadelerin dışında bu paylaşılanların benimle bir alakası yoktu işte. Ya birisi hesabımı çalmıştı ya da hafızam epey zayıflıyordu. Doktorumun son dediklerini hatırlamaya çalıştım, bulamadım. ‘’Margarinler’’ dedim ‘’anne yarısıdır ve alzheimer’a yol açarlar.’’ Bu laf da neyin nesiydi şimdi? ‘’İnsan çocukluğunun bir kısmını önüne katar, bir kısmını geride bırakır, bir kısmını da kambur olarak sırtında taşır.’’ da dedim. Konuşan ben miydim? Sanmıyordum. Adım Remzi. Bu aralar hatları karıştırıyordum. Düşünmekten sıkıldım, profilimde gezinmeyi bıraktım. ‘’Aman.’’ dedim.

Ana sayfaya döndüm. Aşağı hareket etmekte tereddüt ettim. Kişisel hayatlarında tatmini bulamamış da öfkesini siyasete kanalize etmiş tanıdıklarımın mutsuzluk kokan paylaşımlarını görmek istemiyordum. Buram buram duygusal, politik açıdan noksan, vicdan yazılarından da sıkılmış, o yüzden buradan kaçmıştım zaten. Böyle böyle aşağı inmeye tereddüt ettim bir süre. Ayrıca baskı ve şiddete o denli alışmıştım ki farkında olmadan, gündemin süt liman olmasından ötürü oluşan boşlukta ne yapacağımı bilemedim. Yoksa hazır girmişken şu imdat çekiçli aforizmayı Facebook’ta durum güncellemesi mi yapsaydım?

Yok, olmazdı. Ya şiddetli bir patlama haberi gelseydi… Güncelleme arada kaynayıp heba olup gidebilirdi. Çünki böylesi kaotik zamanlarda toplum böyle şeylerle ilgilenmeyi ayıp sayar, gizil bir biçimde yasaklardı. Perdeyi açıp, camdan dışarı bakındım. Bugün hava güzeldi. Peki ya patlama haberi gelmezse, ki bugün öyle gözüküyordu, gelmeyecekti. Bu yüzden güncellemeyi yapmalı, paylaşmalıydım. Şüphesiz vatanımın ve milletimin buna ihtiyacı vardı. İmdat çekiçli tümcemi bir daha kafamda evirdim çevirdim, sonra seslice söyledim. Epey bi beğeni alırdı bu. Çok beğeni alırdı bu. Fena alırdı bu. Net! Fakat karar veremedim. Burada kullanırsam, gelecekte yazacağım romanımda da kullanmam kendimi tekrar etmek ve doğurgan olmamak anlamına gelecekti ki, bu suçlamaya metabolizmam dayanamazdı. Çare için kara kara düşündüm.

İşin içinden çıkamadım. Ne romanıma kıyabildim, ne sosyal ağıma. İçimi bi hüzün kapladı. Bu kararsızlık ve burukluk cümlemin gözümdeki büyüsünü ve gücünü arttırdı da, arttırdı, büyüttü de büyüttü; dünyaya yaydı da yaydı. Cümle artık benim o an için uydurduğum değilmiş de, tanrıların üflediğiymiş; Homeros’un anlattığı, Gabriel Garcia Marquez’in yazdığıymış gibi oldu. Hayranlığım önce cümleme, sakinleşince sonra kendime döndü. Döndü de, kalem bulamadığım için dilimle ıslattığım parmağımı kullanarak toz kaplı masaya yazmak suretiyle cümleyi not alıp şenlenmeye bıraktım, yani demlenmeye. ‘’Tohumu toprağa bıraktım’’ diye düşündüm, ‘’bir gün elbet meyve verir, fakat daha önce şu işi halletmem gerek.’’ dedim. Adım Remzi. Çiftçi değilim, metropolde büyüdüm ve toprağa dair bu bilgim nerden geliyor, bilmiyorum. Yarım aklımı cümleme bırakıp kalan yarım aklımla da projemi gerçekleştirmek için harekete geçtim.

Ana sayfada hızlıca gezindim: Hukuksuz gözaltılar, Tecavüzcü bürokrasi, Komik Videolar, Başkanlık hevesi, Şarkılar, Nükleer Santraller İnadı, Vicdan yazıları, Zlatan İbrahimoviç golleri, Kürtlerle orta düzey savaş, Hayır de, Evet de, Kısmetse Olur, Umut Sarıkaya Karikatürleri, Polis Şiddeti, Çevre Kampanyaları, Nihat Doğan, İkinci Yeni Şiirleri ve Survivor. Liste aynı içerik farklı renklerle uzayıp gidiyordu. Hakikaten her şey her zaman olduğu gibi sıradandı, henüz ulusal çapta toplumsallaşacak kıymette bir acı olay yoktu. Arada iki üç komik video ve bir iki karikatür olması içimi iyiden iyiye ferahlattı. Kendimi güvende ve huzurlu hissettim. ‘’Şimdi tam zamanı.’’ dedim.

Bu iş için diye düşündüm olmazsa olmaz koşullardan biri güvenli ortam, ikincisi de zamandı. Uygun zaman. Saatime baktım. Öğle üstüydü. Ve hafta içi. Mesailer bitmek üzere. Şimdi, şu an, insanların maaşları oranında emek harcadıkları zamanlardı. Sabah öfkeli ve mutsuz olurlar, fakat öğleden sonra günün bu saatlerinde iş bitimine yaklaşıldığı için mutlu olur, daha bir canlanır, patron aşığı olurlardı. ‘’İşte ben’’ dedim ‘’tam bu huzurda yakalayacağım onları. Hızlıca işleri bitirmiş, mesai bitişini beklerken, merakla girdikleri Facebok’ta şaşırtacak ve hayran bırakacağım onları. Gözlerine bayram, günlerine renk gelecek!’’

Masaüstümde oluşturduğum kilitli ÖZEL KARELERİM klasörünü dikkatle açtım. Karşıma üç klasör daha çıktı. Birincisi IŞIK GÜZEL FAKAT AÇI İYİ DEĞİL klasörüydü, geçtim. İkincisi AÇI GÜZEL BEN GÜZEL BUNA BİR FİLTRE GEREK klasörüydü ki, aradığım burada da değildi. Üçüncü klasör NAZARLARDAN KORUSUN klasörüydü ve işim tam olarak bunun içindeydi. Kutsal bir mekâna girer gibi hayranlık ve korku karışımı bir duyguyla çift tıkladım. İşte oradaydı.

Yüzyıl sonra araştırmacılar bulduğunda o kadar çok kıymetlenecek nadide halim vardı ki, bunların şimdiden tarihi eser sayılmamasına şaşırdım. Adım Remzi. Vergisini düzenli ödeyen bir vatandaşım. Kültür Bakanlığı’nı göreve çağırıyorum. Sol alt köşesinde nazar boncuğu sağ alt köşesinde de pas parlak bir yıldız işareti bulunan fotoğrafıma bakıp ‘’Allahım şu tatlılığıma bak, ne kadar güzelim, tü tü maşallah. Kızlar bana kurban olsun.’’ dedim. İşte bu fotoğrafı profil fotoğrafım yapmak istiyordum. Adım Remzi. Bekardım ve henüz aile kurmak istemiyordum.

Tam geçen canlı bombaya denk geldiği için koyamadığım bu fotoğrafı bu sefer ne pahasına olursa olsun profil resmi olarak güncelleyecektim. Birden aklıma bunun filtresini o günkü hava durumundan ötürü oluşmuş o günkü ruh halime göre soluk olarak ayarladığımı, fakat bugünse hiç öyle hissetmediğimi ayrıca havanın da çok güzel olduğunu haliyle daha canlı bir filtre kullanmam gerektiğini düşündüm. Böyle kararsız beklerken içimi kötü bir olay olacak hissi kapladı. Filtresinden arındırılmış öylece bıraktım fotoğrafımı. Derin nefes aldım.

Fotoğrafı koymaktan vazgeçtim. Bir şey olmuştu fakat kimse bana haber etmiyordu işte. Aslında bugün milli yas tutuluyordu da, GSM Operatörleri ve Bankalar, bana söylemek istemediklerinden ötürü bilerek SMS atmıyorlardı. Hemen haber radyolarını ve internet gazetelerini açtım. Son dakika haberlerini kovaladım.

Yok. Yoktu. Yurt dışında, Avrupa’da veya Ortadoğu’da bir sürü patlama yahut katliam vardı, fakat yurt içinde yoktu. Ohh! Bu iyiye işaretti, en az bir kaç gün daha burada bir patlama olmayacağı anlamına gelirdi bu. Zaten en son patlama iki hafta önce olmuştu ve bir buçuk yıldır düzenli olarak her ay patlama olduğuna göre, bir sonraki patlamaya henüz iki hafta daha vardı. Boşuna evhamlanıyorum deyip sevindim. Tekrar seçtiğim fotoğrafıma ve saatime baktım, en iyi beğeni-sonuç için uygun zamanlardı. Bereketli bu vakitlerin bitimine henüz çok vardı. Fakat yine bir şey oldu. Aniden Avrupa’da akrabalarım olduğunu hatırlayıp, tekrar son dakika haberlerine baktım. Onların oldukları ülkeleri aklımdan geçirdim. Bir yandan da haberleri okudum. Patlama başka Avrupa ülkelerinde olmuştu, rahatladım. Oh!

Tam fotoğrafı koymuş, yayınla butonuna basacaktım ki yine durdum. Çünkü yurtdışındaki akrabalarım bu ülkenin hangi şehrinde olursa olsun bütün toplumsal olaylarda beni arayıp, endişelerini belirtmişti. Uygar bir insandım, aynısını ben de yapmalıydım. Yoksa laf gelir, eleştiri alır ve arada bir çikolatayla dahi düzeltilemeyecek  telafi edilmesi zor kırgınlıklar oluşturmuş olurdum. Bu yüzden kuzenimlerime nezaketen “Zaman kötü, kuzen, kolla götü ahaha” diye endişelerimi ve iyi dileklerimi belirten tek kalıp bir mesaj yazdım. Sonra da doğru ışıkla uygun açıdan çekilmiş halis mulis nofilter fotoğrafımı profil fotoğrafı olarak yerleştirip, yayınla butonuna bastım. Basar basmaz ‘’Bu fotoğraf efsane olacak, efsane!’’ diye bağırıp, masaya avcumun içiyle sertçe vurdum ‘’Şimdi görsün bakalım, millet. Tarafımdan tarih yazılıyor.’’

Adım Remzi. Margarinler çocukluk yarasıdır ve bu yaraları hayatımız boyunca yüzümüzde taşırız diyordum. Konulu tarihi romanlara bayılırdım.