Kutsal Şarkılarını Arayanların Anlatısıdır

 

Yalanlardan riyalardan, olanlardan olmayanlardan,
gelenlerden gidenlerden ve hiç gelmeyenlerden, gelmeyeceği bilindiği halde yine de beklenilenlerden, hezeyanlardan ve heyecanlardan, soyutlardan somutlardan nesnelerden öznelerden, mucizelerden sıradanlıklardan, kuruntulardan ve kurmacalardan – biz. biz bir avuç zebercet sürüsüydük – sıkılmıştık.

Aslında,- bunu sonradan, yani birbirimizi yaralarımızla bulmamızın ardından fark edip, kabullenecektik ki,- kendi yalanlarımızdan da bunalmıştık, hatta kendi doğrularımızdan da. Kendimize ve çevremize söylediğimiz yalanlar ve doğrular, kendimize ve çevremize söyleyemediğimiz doğrular ve yalanlar bizi kemirmiş, paramparça ediyordu. Mahvoluşa doğru sürükleniyor, bir girdap olmuş yakınımızdaki canlı cansız her şeyi,- oysa bu durumdan kaçınıyorduk da,- içimize alıyor, kendimizle birlikte savuruyorduk. İnciniyor, incitiyor, inciniyor, incitildikçe daha çok incitiyor, incittikçe incitilmenin korkusundan vahşileşiyor -bu yakıcı tadı aşırı iyi bildiğimizden- daha çok incitiyorduk. Bu gidişatsa nasıl durur, bilmiyorduk. Sezgilerimiz, hislerimiz ve sağduyumuz telafisi mümkün olmayacak derecede köreldiğinden, hiç ama hiç bilmiyorduk. Kapanmıştık.

İşte her birimiz, birbirimizden habersiz, çünkü tanışmıyorduk, ayrı ayrı, özgül ağırlığımızın farkına varılmadığını ve esas kıymetimizin verilmediğini düşünüp, bunların kederini duyumsamış,- aslında bunu da tanışmamızdan sonra fark edip, itiraf edecek ve yüzleşecektik ki hepimiz sesimizin daha işitilir olduğu ve saygı duyulduğumuz bir yerde bulunmak için uzaklaşıyorduk. Kimimiz motor kimimiz uçak ve kamyonla ve hatta ayakla, yalın ayakla uzak noktalardan, benzeri hisler tenceresinde yoğrulmuş kişiler olarak, bura doğru yola revan olmuştuk. Umduğumuz bir şeyler elbette vardı, fakat kesin olan tek şey: Mevcut olduğumuz yerlerde artık mevcut olmak istemeyişimizdi. Şükür birbirimizi bulmuştuk. Ortak noktaları olan bizler özlerimize iyi gelmiş, şifa olmuştuk. Varıp durduğumuz yerde birimiz birimizi düşerken kaldırmış, birimiz birimizin ızdırabını dağıtmış, birimiz de birimizin aktarması gereken fazlasına kuyu olmuştuk mesela. Hatta bazılarımız, yaşadıkları onca kötücül deneyime rağmen merhametleri ve sevgileri öyle yoğunlardı ki, üstlerine olmadığı halde bazılarımızın yaralarını kendi yaraları bilmiş, elemin dindirilmesi namına kendi ruhlarından oluk oluk kanlar sızdırmıştı. Biz. Biz bir şekilde yolları kesişmiş yedi, benle beraber sekiz kişiydik. Başkasıyla ortak bir ritim bulacağımızdan umutsuz ve habersiz kendi şarkımızı arıyorduk. Hayat şarkımızı.

Birbirimizi tanımamız, birbirimize açılmamız, nehir olup akmamız veya yatak olup ağırlamamız kâh hızlı kâh yavaş oldu. Zaman geçti, kum döndü, çan vurdu, çiçek açtı. Günler doğurduk, geceler batırdık; hatta kimi zaman güneşi orada o mavi gökte bir çiviye tutturulmuş duvar saati misali öylece asılı bıraktığımız da oldu. Ve dolunayı ve hilali ve dalgaları yükseltip indirdik, yükseltip indirdik; karşılıklı smileyler alıp smileyler verdik; mesela esrarı aralayıp, sözgelimi uçuşu hatırladık, örneğin sırra yaklaştık; öyle an oldu ki bitimsiz şefkatten, yoğun dayanışmadan ve taşkın neşeden öleyazdık.

Bir gün “Bizim neden itirazımız vardı da, ülkemiz yok? Üniformalar ruhsuzdu, kıyafetsizliğimiz olsun, lakin neden bir bayrağımız ve şarkımız yok? ” dedik. Sonra koptuğumuz yerden kopup, vardığımız yerden de koptuk ve kendimize bu kaya parçasını seçip üstüne kurulduk. Bayrağımızı sarıdan ki sarı eski kararsızlığımızdan sıyrılıp artık kararlı oluşumuzu; kırmızıdan ki kırmızı yoğun yaşamak tutkumuzu ve siyahtan ki siyah sessiz, soylu ve derunî başkaldırımızı anlatacaktı, oluşturduk ve oraya diktik. Biz. Biz bir şekilde yolları kesişmiş yedi, benle beraber sekiz kişiydik.

Sıra şarkımızı bulmağa gelince…

Derin bir sessizlik oluştu; kimimiz dalgaların üstünde, kimimiz güneşte ve kayalıkların arasında, hüznünde gecenin, kuytusunda ruhun ve kendi bedeninin kıvrımlarında ve kumların fısıltısında aradık durduk o şarkıyı…

Belki de parmak izleri kadar has arayışımızın kendisiydi de ritmi yaratan, bilmeden, ahengi doğuran, müziği büyüten…

Aradık, durduk.

O kutsal şarkıyı.

 

Bir Oyun, Şafakta Buluş Benimle: Dikkat! Bu Alanda Yas Var; İlişkiye Kapalı.

                                                                    https://www.youtube.com/watch?v=LcNu7w9rv-k

BİR OYUN, ŞAFAKTA BULUŞ BENİMLE: DİKKAT! BU ALANDA YAS VAR, İLİŞKİYE KAPALI.

‘’Sevdiğimiz birini kaybetmemek için ne’ler yaparız?’’

Tiyatro DOT’un sahnelediği  ŞAFAKTA BULUŞ BENİMLE oyunundan çıktığımda kafamda dönen sorulardan biri buydu. Diğer başlıklar ise, kimisi soru hüviyeti taşımayıp, Bir ve Tam Olma Hâli, Ölüm-Ayrılık, Yas, Biz, İlişkiler ve Ben’den Biz’e Geçiş şeklinde düşünceler silsilesiydi. Bir bakıma tiyatro işlevini yerine getirmişti. İyi bir tiyatro oyunundan beklenen de bu değil midir zaten? Bizi kemiren sorularımıza yanıtlar bulmak yahut da yanıtları zihnimizin karanlık sokaklarında saklı, sorması aklımızdan dahi geçmemiş soruları önümüze yığmak… Mum ateşini büyütmek. Tıpkı sağlam bir romandan veya güzel bir şiirden umduğumuz gibi. Lakin önce birkaç kelam edeyim, sonra oyuna geleceğim. Sahi ne yaparız bizim olanı korumak için?

Ben unuturum, siz hatırlayın: Bu soru burada kalsın, asılı.

**

Hepimizin hayatında kendini eksiksiz bulup, mutlu olduğu, aydınlanmanın zirvesinde hissederken, kusursuz ve büyüleyici bir masal evrenindeymiş gibi geçen anları olmuştur. Özünde ölümü aşıp, yaşamı yükselttiğimiz bu anlarda tam ve bir olma hâli söz konusudur. Ressam resim yaparken, yazar yeni bir roman yazmaktayken, piyanist parmaklarında kuşların havalandığını görürken, anne bebeğini kucağına alıp meme verirken veya sevilen sevdiğiyle sarmaş dolaş uyumuş da uyanmaktayken erişilen bir duygu durumundan bahsediyorum… Aşk içinde olmaktan; âşık ile sarhoş olup kendinden geçme; âşık olunan bir çeşmeyse kana kana onun suyundan içme, âşık olan bir su kaynağıysa âşık olunanın dudaklarından kalbine, damarlarına değin coşkuyla onun tüm varlığına akıp karışma hâlinden; her birinin bir diğerinde kendini yok edip, biz olarak yeniden doğmasından. ‘Ben’den ‘Biz’e, birliğe ve tamlığa varmaktan. Şairin dediği gibi ‘’Hala soruyor musun bana, aşk ne demek:
O en “bir” ve “tam” olana yürümek.’’ Kırılgan ‘sen’den kuvvetli ‘siz’e.

Şimdi, şu an, âşık olup, daima kendinize olan aşkını arzuladığınız kişinin kollarında dervişane bir dinginlik ve masalsı bir huzurla pineklemiyor da bu yazıyı okuyorsanız soruyorum, kendinizi en son ne zaman dünyadan soyutlanmış halde bir ve tam hissettiniz? Peki, ol birlik ve tamlık nasıl kaybolur, kayboldu, yiter yahut yitirilir? Düşünelim.

Anne ile bebek-çocuk arasına baba girer; çocuk yapmak isteyen bir eşin önüne diğer eşin kariyer planları girer; iyilik perilerinin yaşadığı kasabaya bir yabancı gelir; sarsılmaz bir rutini olan köye panayır girer yahut da yalnız ve mağrur fakat musmutlu bir ülkeye dış mihraklar, maşalar, hainler üşüşür. Ya da fıstık gibi çalışan bir bilgisayara virüs bulaşır ve sistem alt üst olur. Bir tür yazılımdır, bütün canlılarda mevcuttur: İrade. Direnme. Hayatta kalma. Fakat bu ayırıcı-bozucu, düzen sarsıcı durumların hepsine, sonuç arzuladığımız gibi gerçekleşmeyecek olsa dahi, tepki verebilecek güce sahipken yalnızca bir tanesine hiçbir şekilde karşı koyamayız. Virüse karşı antivirüs programı kullanırız da, onun karşısında zavallıca kaçışan küçük bir böcek, hiçbir sensörlü lambanın görüp de yanmadığı önemsiz bir ayrıntıyızdır. Bize rüzgârda savrulan toz zerresi olduğumuzu hatırlatır. Karşısında boynumuz daima bükük. O ÖLÜM’dür.

Ölüme karşı ne yapabiliriz? O dersi kaçırmışım, öleceğimden haberim yoktu diyip savuşturabilir yahut Starbucks’ta arkamıza yaslanmış bir vaziyette İced Chocolate Macchiato içerken, taziyelerimizi kabul edebiliriz. Dedem Lucretius’tan eski bir deyiştir: ‘’Ölüm varken ben yokum, ben varken ölüm yok.’’ Kendi ölümümüzü böyle tiye alabiliriz. Peki ya, etimizden bir parça hissedip sevdiğimiz arkadaşımızı şehrin ortasına düşen bir bombayla kaybettiğimizde, ruhum deyip âşık olduğumuz kişiyi amansız kanser elimizden aldığında yahut da uzun yıllar bize arkadaşlık etmiş canımızın içi kedimiz-köpeğimiz bizden önce, biz ölüme uzak yaşamın göbeğindeyken, mitolojik ölüm sandalına binip gözümüzün önünden bu dünyadan giderse ne yaparız?

Her tehlikeye yanıt verilebilir, her düşmana karşı bir plan gelişir, düzenimizi bozan herkese ayar veririlir; çünki kayıptan ötürü yeter miktar öfkemiz vardır ve yeter ki gücümüze inancımız ve sevgimize bağlılığımız olsun. Lakin ölümeyse, bir tek şey dışında, hiçbir şey yapamayız. O ise YAS’tır.

Birlik ve tamlık halinin dağılması, sevilen veya bu sevilen tarafınca sevilenden yoksun kalmak bunlar insanı kedere sürükleyen durumlar. İki sevgili birbirinden ayrılır, taraflardan biri daha çok kırılır daha çok üzülür, fakat daima içinde mümkün değilse de gidenin geri geleceğine dair deruni bir umut taşır; işbu bu umut sözkonusu ayrılık kendisini sarsmışsa da onu ayakta tutar. Fakat ölüm ise hiçbir umuda izin vermeyen kesin ve net bir ayrılıktır. Ölümün korkutucu gerçekliğini biz canlılarda hafifletmek isteyen birçok din sonradan yaşam adı altında reenkarnasyon ve cennet gibi masallar üretir. Bunlar sakinleştirici etkisi olan anti-depresanlardır. Korkuyu dindirir, endişeleri hafifletirler. Peki ya, tanrıya inanmıyorsak?

Tanrıya inanalım, inanmayalım, bütün kültürlerde ölenin ardından kalanlarca yas tutulur ve bu yas ritüelleri yakınlarını kaybetmiş olanların etrafında kolektif bir destekle periyodik olarak yerine getirilir. Kendi içinde bulunduğumuz baskın kültürümüzü düşünürsek sözgelimi birinci gün defin olur, yemekler yenir. Üçüncü gün, yedinci gün, bkz. kırkı çıkmak derken birinci yıl sonunda mezarın üstü mermerlerle, demirle, çiçekle kaplanır. Artık kaybedilenin kaybı kabul edilmiş ve ona yokluğun kıyafeti giydirilmiştir. Hepten unutulmaz, sızı daima kalır. Bir fotografta kalır, bir şarkıda, bir seslenişte. Kalır gidilen bir yerde, sevilen bir yemekte. Anılarda kalır, ki zaten bilinirse ten ölür can ölmez. Sızı hep baki kalır. Tüm bu ritüeller gerçekleşirken feryad ve isyan edebiliriz. Ölümü kabullenmemek hak değil de, tercihtir. Lakin geçmişte tökezlenip, kalınmış bir hayat da yaşanmış sayılmaz. Ölenle ölünmez doğrudur, yalnızca sakat kalınır. Yas bu gerçekliğin süreçte anlamlandırılmasıdır da bir bakıma. Doğa karşısında olgunlaşma sınavıdır. Peki ya, yas tutmayı beceremiyorsak? Bu kabul verme-olgunlaşma sınavında başarılı olmak istemiyorsak?  Yokolanın yokluğunu varlığıyla değiştirmekte inat ediyorsak? Üzerinde toprak parçasıyla kurumuş otlar, solmuş çiçekler var olarak değil de, bizi hala öpüyor, seviyor ve bize sarılıyor olarak görmekte diretiyorsak? Diyelim ki hayat bir tren ve Ölüm de kaybettiğimizin biletinin tek gidiş olduğunu ısrarla vurgulayıp, onu bu trenden atmak isteyen kurallara sıkı sıkıya bağlı bir kondüktör… Hani biz, rıza gösterip yas tutması istenen biz, tek yön gidişleri kabullenemiyor da, biletinin gidiş-dönüş olduğunda ısrar ediyorsak? Yas ritüellerinin periyodik bir düzeni vardır da, duyguların sistematiği yoktur. Acı asla askeri nizamda ilerlemez. İşte DOT’un mis gibi oyunu Şafakta Buluş Benimle’nin iki karakterinden yarısı olan Robyn biz okur-izleyiciye tam da düzenli bir işleyişi olduğu varsayılan o kırılgan yerden “Yas diye çok tuhaf bir yer var, oranın kuralları bambaşka”dan konuşuyor.

sbb15-K.jpg
Robyn’in yas dediği o tuhaf yere varmadan evvel, üstte yazdıklarımızı meseleyi toplamak adına, yani Bir ve Tam olma halini ve Biz’i katıp, İlişkiler’e dair de birkaç kelam ederek oyunun üzerinden görelim.

Oyun tanıtım yazısında ‘Robyn ve Helen korkunç bir tekne kazasının ardından kendilerini ana karadan kopmuş bir kum adasında bulurlar.’’  yazıyor. Baştan söyleyeyim bu bilgi bizi yanıltıyor, hem de güzel bir şekilde yanıltıyor. Oyun iki ana kısımdan oluşuyor diyebiliriz. Nasıl ki Robyn ve Helen’in tekneleri alabora oluyor da kendileri akıntıya kapılarak ıssız bir adaya düşüyorlar,  ( iradeleriyle şehir rutinini kırmak için küçük bir eğlenceden, iradeleri dışında hiç bilmedikleri ıssız adada büyük bir endişeye geçmek ), metin de öyle alabora oluyor. Oyunun güzelliği şurasında: Mesele itinayla, hiç acele etmeden kat kat açılıyor, birkaç sürpriz ve özenle bırakılmış belirsizliklerle bizi büyülüyor. Önce iki arkadaşın adaya düştüğünü görüyor, sonra bu kişilerin sevgili olduğunu öğreniyoruz. Oyun tek perde, ilk parçası dediğim bölüm oyun tanıtım yazısındaki bilginin de etkisiyle olsa gerek duruk geçti benim için. Çünkü bütün söyleneni görmüş olduğum ve mesele kalmadığı hissine kapıldım. Evet, adaya düşmüşlerdi, evet bir kadınla karşılaşmışlardı. Ee, bu oyunun derdi ne? Dot Tiyatro sadece böyle ıssız adaya düşsen yanına alacağın üç şey tadında bir oyun mu sahneliyordu yani? Sanmıyorum, ama napalım, madem öyle peki, adadan çıkacaklar mıydı? derken aslında sabırsız davranmışım. Meselenin adadan çıkmak olmadığı Robyn’in adada yanlarına geldiğini söylediği kadını daha önce gördüğünü söyleyip bunun üzerinde inatla durmasıyla, hikâye değişmeye başlıyor. Meğer izlediğimiz gittikçe büyüyen bir şiir ve yükselmekte olan nefis bir gitar konçertosuymuş.

İki karakterin bir yarısı Robyn demiştik, diğer yarısı da Helen. Biri bulunduğu alana çiçekli şifon elbisesiyle baharı estirir, kedersizliğin ışıltısını saçarken; diğeri siyah pantolon, beyaz tişört ve uzun gri depresyon hırkasıyla neşesizliğin kasvetini yayıyor. Birinin ak dediğine diğeri kara diyor. İyimser ile kötümser. Biri olmaz’ı olur, öbürü olur’u olmaz kılmakta diretiyor. Aydınlık, karanlık.  Biri uzakta bir kara parçası görüp umudu yükseltirken, diğeri ‘orada hiçbir şey yok, kara bulutlar’ onlar diyip çaresizliği baskın kılıyor. Bunun adına da ilişki deniyor.

Ben de başka bir isim vermeyeceğim. Evet, ilişki dediğimiz şey aslında tam da bu uyumsuzlukta saklı. Çatışmalar, ikna etmeler, rıza almalar, onay bulmalar; ilişkiler, ilişkilerimiz. Bizim kadim ve büyük savaşımız. Oyundaki ana kırılma anlarından biri de Robyn’in Helen’e sinirlenip ‘’senden nefret ediyorum’’ demesi ve ardından Helen’in de buna mukabil nefretini dile getirmesi. Böylece geçmişte sünger çektikleri bütün problemleri bir bir ortaya dökmeye başlıyor, yüzleşme anaforunun içine doğru sürükleniyorlar. Şairin dediği gibi ‘’Sesinde ne var biliyor musun/ Söyleyemediğin sözcükler var’’ vakti. Söylenememişlerin söylendiği, söylenmişlerin değiştirildiği, geçmişin eğilip büküldüğü, bükülmüşün geçmiş kılındığı gergin vakitler. Öfke haliyle  – içte- hor görülüp, rahatsız olunmuş, fakat – dilde – hoş görülmüş bütün hâllerin dökümünün yapıldığı vakitler. Şu huyuna kırgın, bu huyuna dargınımlar. Bütün ilişkiler namına soralım: Peki, madem öyle neden bir aradadırlar?

Çünki birbirlerinden nefret ederler fakat bir o kadar da hayrandırlar birbirlerine. Çünki birbirlerinin olmak istedikleri halleridirler: Birinin aşırı kontrolcülüğü diğerinin çocuksu düzensizliğine iyi gelirken, diğerinin çocuksu umutluluğu ve kaygısızlığı diğerinin hep endişe duyan tarafını sağaltır. Kendilerinde olmayanı karşılarındakinden alıp, kendilerinin kılacakları yanılsamasıyla mutlu bir sarhoşluk içindedirler. Negatif ve pozitif birbirini nötralize eder: Denge. Sarmal bir döngüdür bu, ikiliğin çiftleşmesi. Yara merheme, merhem yaraya karışır: İki zıtlık da birbirine dönüşür, birbiri olur, birbirinden geçer: Yok sayıldığını hisseden varlığın onaylanmasıdır bu. Karanlık aydınlığı döller, aydınlık karanlığın tohumunu büyütür. Eksiklik kendinde olmayanı bulduğunda sahip olana o sahip olunandan ötürü farkında olmadan hayranlık duyar. Aynı zamanda o kendisinde eksiklik hissi yaratan şey diğerinde olduğu için de her an nefrete, öfkeye hatta saldırıya dönüşebilecek bir kıskançlığı da barındırır içinde. Trajik bir birlikteliktir bu: siyah beyazın yansıtma, beyaz da siyahın emme gücünü arzular. Birbirlerinin imkânlarına özenirler, işte ben’i bir nebze de olsa pasifize etmeyi bilenler birbirlerine yok etmeden, birbirlerinden çalmadan, siyah ile beyazın muhteşem uyumuna erişebilirler. Fakat alttan alta şu bilgiyi de farkında olmadan derinlerinde taşırlar ikiliğin her iki özne-nesnesi: Kendilerinde olmayanı olandan almak için eksiklik-yetersizliğin verdiği zehirlenme motivasyonuyla birbirlerini parçalayıp, birbirlerini öldürebilirler de. İlişkiyi oluşturan nedenler yıkacak olanlardır da. Ama bunu ‘ aksi bir durum’ söz konusu olmadıkça yapmazlar. Aksi durum derken taraflardan birinin ötekine duyduğu arzunun sönümlenmesi yahut herhangi bir konuda ortaya konulan fikre zıt-ölümcül karşıtlıklar getirilmesi. Sözgelimi basit bir çaya şeker atmam/atarım, yemeğe tuz koyarım/koymam durumları bile ateşleyici olabilir.

Arzu sönümlenmesi demişken mesela âşıklar birbirileriyle ezelden beridir olduklarını hissine kapılırlar. Ezelden gelmişlerdir ve ebediyete değin sürecekmiş sanırlar. Dünyadan soyutlanmışlardır, çünkü farklıdırlar. İşte böylesi halde karşı tarafın arzusunu kaybetmek demek, ölümle eşdeğer, yani ayrıcalıklı konumun yitirilme olasılığı mevcut tüm rolleri tersine çevirmeye yeter de artar bile; aşk-antlaşma taraflarından biri vazgeçmiş, kriz patlamış düzen bozulmuştur. Dolayısıyla terk edilenin belleğinin karanlık ve tozlu bölümlerinde asılı duran silahlar patlamayacaktır. Çünkü öncelikle o eski ayrıcalıklı konuma yükselmek, kaybettiğini tekrar kazanmak isteyecektir. Başaramazsa tüm söylemediklerini kusarcasına itiraf edecek, kendisinden çalınmış tam’lığın ve bir’liğin yokluğuyla eksik-yetersizlik hissiyle onu yok etmek isteyecektir. Hasılı kelam, hayran olunan katili olunacak olandır da. Nefret edilen aşığı olunacak olan; aşığı olunan düşman görülecek olan bir bakıma.

İlişkinin tarafları sezgisel olarak farkındadırlar ki bu öldürebilme gücü ve bunun yanında kaybedecek olmanın kaygısı ses çıkarmadan otların arasından süzülen birer çıngıraklı yılan gibi ilişkiye eşlik eder. Çünki şöyle de böyle de mutlu giden bir ilişki güzel bir aynadır ve hiç kimse kendisini güzel gösteren aynayı kırmak istemez. Pamuk prenses masalında Cadı ile aynanın konuşmasını hatırlayın: Ayna cadıya güzelsiniz dediği sürece her şey yolundadır, ta ki senden güzeli var, Pamuk Prenses diyinceye kadar. Cadı aynayı parçalar. İşte ölüm de böyle bir hakikat yıkıcıdır. Peki, ayrılığın çareleri vardır da, ölüm gibi keskin bir kılıcın tedavisi nedir?

Ayrılıkta öfke nesnesi bulabilir, fakat ölümde ne yapar insan? Yası tutmak değil de, meydan okuma isteğini neyle doyurur? Şafakta Buluş Benimle’nin karakterlerinin yarısı kendine kapanıyor, içine. Öfkesini varlığına yöneltiyor. Evden çıkmıyor, hava geçirmeyen naylon bir yalnızlığa hapsediyor kendini. Rüya mı gerçek mi, adada mı hayalde mi, terapi mi anımsanan mı, uyku mu uyanış mı bilemediğimiz bir oluşta saçlarının arasında güve buluyor. Bunu diğer yarısına gösteriyor. (Tekrarlayalım: Robyn bir yarım, Helen bir yarım.) Teknenin alabora oluşundan sonraki adaya uyanışta fark ediyor, hatırlarsanız oyunu iki bölüm saymıştım, ilk bölümdeki ada gerçekliğinin kırılıp, sorgulandığı anlardan birisi de o güve. Çünki diyor ki ‘’saçlarım ıslak, ama güve kuru.’’ Güve nerede oluşur? Havasız, kapalı ve kirli  ortamlarda…

Oyunun bütünü içinde anlamlı kılınıyor elbette bu kesitler, işte orijinal adı ‘’Meet Me At Dawn’’ olan metnin yazarı Zinnie Harris’in mahareti de burada. Ne güzel açıyor hikâyesini, sonu bilmeden başı anlamsız kalıyor, ortasını görmeden öncesi sönük, başını bilmeden sonu parlak durmuyor; hepsi bir bütün olarak oyunu izledikten sonra şahane hissi uyandırıyor, anlamlı ve ışıltılı duruyor. Oyunda zamansal geçişler mevcut, fakat sık değil seyrek; anımsamalar şimdiden, şimdi geçmişten rol çalıp duruyor; sonra bir şimdide iken başka bir şimdi çıkıveriyor; önce şimdi bildiğimiz şimdi şu an olmakta olan geçmişe dönüşüveriyor. Hangisi düş hangisi kaygı, gerçek miydi yoksa değil miydi ayırt edemiyorsun. Bir yerde adada karşılarına çıkan kadını hatırladığını söyleyen Robyn o kadını evinin önünde de gördüğünü söylüyor mesela. Yazar Harris güzel bir bul karayı al parayı oyuncusu, eli çok hızlı değiştiriyor. Buldum sandığın kayboluyor, tuttum sandığın avuçlarından kayıp gidiyor. Nihayetinde, ‘’güve’’ de ‘’yaşlı çöpçü kadın’’ da o yas denilen tuhaf yer’e ait.

Güveler kapalı, havasız yerde yaşar dedik. Adada Robyn elinde görünce ıslak olmadığını fark ediyor, bu oradaki gerçekliği kırıyor. Güve kıyafetlere, yiyeceklere musallat olur; işleyişi bozar, aynı görevi adada Robyn’in ıslak saçlarında kuru bir biçimde ortaya çıkarak da yapıyor. Yas tutan kaybedişi kabullenmiyor, kendine bir gerçeklik yaratıyor, fakat o gerçeklik kuru bir güveyle deliniyor. Ölümün hakikati sızıyor, ışık karanlığı döllüyor. Kuraldır: Yas tutan kozadan çıkmıyorsa, koza delinir; yaşam dışarı çağırır. Mesela güve gibi bir diğer ‘’sızıntı’’ yaşlı çöpçü kâhin kadın aslında yas tutanın olmaktan korktuğu kişi. Ölenin ardından şimdi’yi öyle kaçırmıştır ki, böyle gidersen böyle olur der gibi geleceği ona yaşlı çöpçü kadın tiplemesiyle el sallamaktadır.

Jean Paul Sartre’nın İş İşten Geçti İsimli bir ince romanı vardır. Ölümden sonra tanışan bir çift, ilişkileri dışındaki dünyevi her türlü meseleyi es geçip aşklarını yaşamaları için yirmi dört saat süreyle tekrar dünyaya gönderilirler. Başaramazlarsa tekrar ölüler bölgesine alınacaklardır. Başarıp başaramadıkları buranın konusu değil, getirmek istediğim Şafakta Buluş Benimle oyununda da bir dilek hakkı üzerinden âşıklar Robyn ve Helen’i bir gün yani yirmi dört saat süreyle bir araya getiren durum. Başta şikâyet eden, mızmızlanan, kaygılı Robyn’ken şimdi Helen’dir. Roller bat! Tekne alabora. Sartre’da olduğu gibi burada da olay o bir günü yaşamaktan ziyade pespembelikten simsiyahlığa kavgaya, gürültüye dönüşür. Esasında -başta değil de sonda kavradığımız için- bu bir yastır ve kaybın yokluğunun ağırlığı altından kalkabilmek yoğun bir yüzleşmeyi beraberinde getirir. Kılıçlar çekilir, hesaplaşırlar. Daha önce biz denilen yuva, bizim denilen bahçe, bizim köpeğimiz benim bahçem, benim köpeğime dönüşür. Yüzleşme faydalı olmuş, Yas’ta aşama kaydedilmektedir. Sartre ölmüş çiftleri tekrar dünyaya gönderip ‘’iş işten geçti, bitmiş bir oyun tekrarlanamaz’’ dedirtirken; Harris ölenlerden – terapi mi rüya mı yoksa başka bir şeyle mi- bir tanesini dünyaya geri getiriyor ve ölenle ölmeyip, sakat kalmış olana iyisiyle kötüsüyle yüzleşme fırsatı vererek ‘’iş işten geçmedi, artık yürüme zamanı’’ dedirtiyor. Ölüme sınav başlatan eylem, doğaya da sınava tutan demiştik: Robyn’in büyüdüğüne, sınavdan geçip, olgunlaştığına tanık oluyoruz. Yas hakikaten tuhaf bir yer: Kaybettiğin sevdiğine daha çok yakınlaşır, onun hatıralarıyla taşarsın, oysa yakınlaştıkça o senden daha da uzaklaşır. Ölümünü kabullenmediğin sürece, ki bunu sevginden yaparsın, onun uzaklığı senin ona olan kızgınlığını da arttırır. Bir nevi ölmüş olarak seni birlik ve tamlıktan mahrum bırakmış, senin olduğunu sandığın şeyi senden çalmıştır. Sözgelimi Robyn Helen’e ölmeseydin, saçlarını motordan çekseydin sen de, der. Hâsılı kelam, bir dargın bir barışık, yas garip, çok garip bir yer.

sbb52-K.jpg

OYUNUN İÇİNDEN

Dekor bir teknenin kesiti, dörtte biri. Bir masa ve sandalye, teknenin dümen bölgesi. Arka fon oluşturan ve metinle birlikte duygulara yön veren değişken renkler. Parlak-ayna zemin teknenin alabora oluşunu simgeliyor. Ters yüz. Hikaye dümendeki kişinin yani Robyn’in monologuyla başlıyor. Önce iki sevgili-arkadaşın gezintiye çıktıkları teknenin alabora olduğunu anlıyoruz. Sonra çiftlerden birinin öldüğünü. Oyunda zamansal kırılmalar da var diyebilir, oyun hepten bir rüya veyahut terapi esnasında olmuş olanların canlandırılması da diyebiliriz. Uzunca bir süre durgun akan bir biçimde iki kişinin teknenin alabora olması sonucu akıntıyla sürüklenerek bir adada mahsur kaldıklarını görüyoruz. Aslında sanıyoruz çünki metin öyle bir alabora oluyor ki o ana kadar olduğunu düşündüğümüz şeylerin aslında bir anımsama, üstelik bir canlandırma olduğu kanısına varıyoruz. Oyuncular metne, metin oyunculara biçilmiş. Kendi aralarında da kontrast sağlıyorlar. Soğuk ve sıcak gibiler. Oyun sonundan doğru bakılınca kıyafet seçimleri de karakterlerini düşününce gayet yerinde. Oyunculuklar ikisi de temiz ve güzel, Helen’i canlandıran Berfu Öngören zaten bildiğim ve beğendiğim bir oyuncuydu, burda da epey kendinden emin, sakin ve iyi. Fakat Robyn’i oynayan Esra Ruşan’ın öyle enfes bir yükselişi var ki mutlaka görmelisiniz. İlkin gözdem Helen iken sonra Robyn oldu. Metin, oyuncu, yönetim; süprizli, kuvvetli ve sade birliktelik. Velhasılı kelam, oyun nefis. Rodrigo’nun gitar konçertosu gibi diyorum, gidin oyunu dinleyin. Hadi öpcük.

Ha, az kaldı unutuyorduk. Bir soru sormuş, asılı bırakmıştık. Kuş bakışı baktığımızda yazar kendisinin olan ifade gücünü başarılı bir şekilde kullanmış, oyuncular oyun oynama arzularını doyasıya yerine getirmiş, yönetmen kendisinin olan alanı gayet iyi çizmiş, sahi diyorum ne yaparız bizim olanı korumak için?

Bazen İnsan – 346

İnsan pazar gününden başlayarak diğer günlere cumartesi gecelerinin alışkanlığı, coşkunluğu ve aldırışsızlığıyla devam etmek isteyendir çoğunlukla, fakat dağların karanlık tarafından gelen zalim ay çörekleri yahut vahşi otlu peynirler veya sinsi istavrit kılçıkları her zaman orada, o bitimsizmiş şölenin ötesinde bir yerde belirmek üzere saklıdır, hain planlar düşünerek sırıtıyordur ve buna asla izin vermezdirler. İnsan iyi bir dansçı, bayağı bir mağdur ve ihtişamlı bir kurbandır bazen.

A Ha ha. Hû!

Yer Çekimi, Âmin!

 

Kuşlar uçmasın diye yükseliyor binalar; aşağıda balık istifi çünkü neye öfkeleneceğini neyden nefret ettiğini bilmeyen insanlar ve ( oysa bu hunhar yükselişler sonucu bazı kayıplara rağmen yine de kanatlar çırpıyorlar) kendilerine alay ile baktıklarını düşündükleri bu zerafet kaynağı kuşların milyon metrekarelere düşen sonsuz özgürlüklerini kıskanıyor zavallı insancıklar.

Kuşlar uçmasın diye
bir-diğerinden-uzun-olabilmek-için-hileye-başvurarak-ayak parmak uçlarında-uzayabilen-insanlar yükseltiyorlar binaları; çünkü kuşların odası yok,
çünkü kuşlar doğanın bir parçası ve doğa git derse gider kal derse kalırlar, biliyorlar;
oysa insancıklar parçası değillermiş gibi davranıyorlar doğanın, onun git buyruğundan korkuyor,
korktukça üst üste kutucuklar diziyor, özgür değiller utanıyor saklanıyorlar ya hani kutucuklar içine odacıklar odacıklar artı saloncuklar yapıyorlar, bu
cık’ların dışına da bir bakıma dışardaki cık’larda neler olup bitiyor diye gözcükler yani pencereler koyuyorlar,
bir bakıma da bu pencerelerden şaşkın Oidipus ebeveynleri misali kaçtıkları doğa ne zaman buyruğunu gönderecek ve bu buyruğun etkisi, haşmeti ve şiddeti -kendileri hasar almadan- ne olacak görmek istiyorlar. Yıkımdan ürküyor, yıkımdan zevk alıyorlar.
?

Bu eşitsizliğe kızgınlar insancıklar, bulabildikleri bütün tuğlaları  huy verebildikleri tüm taşları
üst üste dizmeye azimliler bu yüzden, demirleri,
demirleri de birbirlerine leğimleyerek hayır diyen el gibi-tokat atan el gibi-korkunun korunağı ihtişamlı saraylar gibi mümkün yüksekliğe yükseltiyorlar, kuşların refah dansına engel olmak onları kendilerine benzetmek
(huysuz, sıkışık ve dargın ) için çırpınıyorlar. Hoş yücelik ürküsü vor demirin ve iyi ki çimento tutmuyor gök,
tutsa yükseltmeye gökten başlayacak,
ellerinden gelse gökyüzü kamu düzenini tehdit edip toplumsal vicdanı yaralıyor diyerek gökyüzüne bir berlinduvar çekecekler
ve hüküm ve rakip hastalığına tutulmuş ah ca’nım insancıklar. Fakat iyi ki bu namümkün, Yer Çekimi Âmin!

( Aşağıdalar, gözlerini yükseğe dikmişler aşağıdakiler, uzamak için her türlü usulsüzlüğe hazırlar, çünkü ilk bıçak sallandı göğe fakat pek kanı akmadı göğün ve kanat çırpmayı bırakmadı bilumum kuşlar. Üstüne üstlük,
aşağıdalar,
aşağıdakiler uyanıp kafalarını kaldırıp baktıklarında, bu her gün tekrarladı artarak, görülecek gökyüzünün azalmış olduğunu gördüler, suçluluk duygusu hissettiler fakat birbirlerine bundan bahsetmediler; bu suç duygusunu kaldıramayan kimileri boyun bükmüş yere bakık, duygularından renk vermeyen kimileri de başı dikten bir fazla açı yukarda yürür oldular ve daha yükseğe çok yükseğe yüceler düzlüğüne ) sanki bu suçluluk ile hayal kırıklığı göğün ya da kuşların marifetiymiş gibi ( çıkmaya hınç ile ant içtiler. )

Aşağıdakilerin bu vulgar umarsızlığı umurlarında değil kanatlıların, yer insancıkların ise çünkü kendilerinindir insanın bedensel gücünün de ötesinde bir doğal kudretle gök ve gökler, bulutlar, bulutlar ve yağmurlar, yıldırım ve gözyaşı, ışık hızı ve bakteriler ve de huzur veren hislere yaşam veren fikirlere gebe daimi değişken ol nefis maviler. Gün dönümleri, kırmızı güller ve parlak geometrik salıncaklar bir de. Onlar,
kanatlılar,
yani kuşlar, bu bilgiyi (aitliği ve sahipliği) -bilmeden- biliyor,
biliyor ve kronik bir neşeyle uçuşuyorlar hasılı.

 

– ( Her yanıt 20 puandır. Süre 45 dakika. ) Soru bir: Şair burda ne diyor, çocuklar?
– Kıssadan hisse ya da Ana Te-ma: Çünkü kendiliğindenlik bütün engelleri aşar, örtmenim. O çok güçlü bir şey.

 

IMG_4333

 

 

BAZEN İNSAN – 33

İnsan hayata doğuş nedenini leyleklerden veya topraktan bilen fakat hayatta varoluş gayesini bir türlü bilemeyen, bildirilmiş bir gaye varsa şayet üşenmezse onun peşine düşen, daha doğrusu o gayeyi arayıp bulamayan veya hiç aramayandır bazen. Üstelik bu bir yerden bakınca kendisini ulaşılmazda saklı tutan bir yerden bakınca da aslında şuracıkdaymış hissi veren gaye’nin aranışı yahut aranmayışı esnasında onulmaz ruhî ve fizikî sancılar çekendir de.

( Aynı zamanda bu hayatta varoluş gayesiyle ilintili kulağına türlü hikayeler çalınan ve bu anlatılanların büyüsüne güzelce kapılandır da insan,
bu büyüyle hareket halindeyse duran veya durmakta ise harekete geçen.

Çünki aranılan gayenin kimi zaman durulmayıp geçilen kimi zaman da hareket edilmediğinden ötürü varılması mümkün olunmayan bir noktada olduğunu bulandır.

Nihayetinde gayenin belki de suyun çatlağına varması, kanın yarasına akması misali sadece gayeyi bulmak olduğu bilgisine ulaşandır da. )

BAZEN İNSAN – 29

İnsan anne veya babasına hayranlık duyup onları ilahlaştıran; onların oluşunu kendi oluşuna yalnızca temel değil, çatı da kabul eden; onlardan onlara bir kedi gibi sırnaşarak sevgi ve onların buyruklarına bir köpek gibi uyarak takdir almak isteyendir bazen. Temel besin membaını burada bulandır hani.

Fakat çoğu zaman ilgi, sevgi ve takdir yerine ayrımcılık, kayıtsızlık ve merhametsizlik görendir de. Hatta umduğunun aksine bunlara maruz kaldıkça azıtıp, evcil bir kedi veya köpek bürokratlığından, çaresiz ve hüzünlü birer sokak köpeği/kedisi azgınlığına dönüşüverendir de- azıcık, orta karar veyahut çok ‘yemek’ bulduğu her avuçtan yeni bir tanrı yaratan. İnsan

ölümü görüp sıtmaya razı olandır hani.

Bazen İnsan – 28

İnsan anne veya babası gibi olmak istemeyen, onların kaderini kendi yazısı kılmaktan imtina eden, onların hayatını düşük kabul edip, onlarınkinden bir karış dahi olsa yükseğe, mümkünse daha yükseğe, mümkünse bu yüksekten de yükseğe, hatta şöyle ki mümkünse o yukarı saydığı konumdan geri dönüp baktığı vakit o düşük saydığı konumu bir leke-nokta olarak dahi göremeyeceği bir yükseğe tırmanmak isteyen ve bu uğurda kendi ruhunu maaşlı bir işkenceci özeniyle kamçılayandır bazen. Acel ve ecelin kıskacında olan yüceler düşkünü bir ruhî cücedir hani.

Üstelik kimi zaman bu gocunma duygusuyla amaçladığına ulaşandır, fakat ulaşmak için geçen vakitte ruhuna öyle yaralar almış ve vermiş biridir ki, olduğu yerde bir türlü iflah olamayandır da. Yani aslında insan kendisini yukarı sayıp, yüce gördüğü konumlara harekete geçiren ve kimi zaman kendisini oraya ulaştıran itki ile bir zaman sonra aşağı sayıp, bayağı bulduğu yerlerden de aşağı konumlara düşürenin aynı itki olduğunu fark edemeyendir bazen. Acel ve ecelin kıskacında korkusuna müebbet mahkum olandır hani.

TALİHİN KISMÎ ANATOMİSİ: KERİM’in KAHVEHANE GÜNCESİ ve HER ŞEYDEN BİRAZ ÇAYI


‘’ölüyoruz demek ki yaşanılacak…’’
İsmet Özel

 

Sıradan bir eşya, silik bir görüntüydüm. Birini öldürmeli yahut çocuk doğurmalıydım. ‘’Burdayım, buradayım, burada!’’ diye bağırıp pazarlarda, otogarlarda yahut kent meydanlarında gözyaşları içinde koştururken geçmekte olan herhangi birine sarılacağım günlerin yaklaştığını hissediyor, korkuyordum. Üstelik bu sarılacağım bir insan değil, eşya bile olabilirdi.

*

‘’İş ve İşçi Bulma Kurumu mu ulan Allah!?’’ cümlesiyle tamamen uyandım Salih’in. Başımı tam kaldırmadan yana çeviriyorum. Galatasaray Başkanı Ünal Aysal taraftara çilek sözü vermiş. Atletim sırılsıklam. Önümde Fotomaç. ‘’Bu karda kıyamette Allah işsizlerin ve evsizlerin yardımcısı olsunmuş.’’ İçim geçmiş, uyumuşum. Sobanın şu samimi ve saldırgan sıcaklığı mayıştırıyor hep beni. Şu Mart da gitse. ‘’İşleri güçleri yalan, yurdunu siktiğim düzenbazları!’’ Kışın başından beri işsizim. İşsizlik ve uykusuzluk kardeştir diye bağırmak istiyorum. Beylik ifadeler oldum olası beni cezp eder. Biri çay ısmarlasa da içsem. Beleşe içmesine içerim de, birisi ısmarlamak istediğinde daha bir tatlı geliyor şu çay. Kış uykusuzluğu. Amma dalmışım. Kollarımı masada kavuşturup, kafamı da üstüne bırakmışım. Ne kadar böyle uykudayım acaba? ‘’Allah TOKİ mi? Diğ mi Salih?’’ diyor sahibini çıkaramadığım bir ses. Beynim bu ilk uyanış vakitleri tam randımanlı çalışmıyor. Kafamı kaldırıyor, gözlerimi kırpıştırıyorum. Hunharca gülüyorlar; karınlarını tuta tuta hepsi ve tükrükler saça saça. Salih fikrî onaylanmanın ve artan gülüşmelerin etkisiyle kadim gazagelenkişi piyesini oynayarak haksızmıyımhe-haksızmıyımhe-değilimdiğmi-değilimtabii diyerek bakıyor tek tek denkleştiği her bir göz bebeğine. Sonra bende durarak ‘’Haksız mıyım be Kerim sen söyle he? Hayır, herif yardım etme kudretindeyse bile olmuyor işte birader yardımcı zorla mı?’’

Üçüncü sayfası açık kalmış bir başka gazete. Sevgilisinin-nikâhsız-eşi-tarafından-bıçaklanarak-öldürülen-Gürcü-kökenli-kuyumcu. Takılıyor bu tamlamaya gözlerim. Çözmeye çalışıyorum. Bir sinsilik var ama ne? Nikahsız yazdığına göre, resmi değil imam. Veya dost hayatı veya açık ilişki, bilemem, tek bildiğim ilişkinin devlet nezdinde tanınmamış oluşu. Bu cepte. Maktulün Gürcülüğünün buradaki rolü ne, onu çıkaramıyorum ama. Yani anlamadığım şu öldürülen kişi yerli olunca öldürülen Türk diyor muyuz, demiyoruz. Öldürülen kuyumcu yerli olunca falanca ilçedeki Türk kuyumcu diyor muyuz, onu da demiyoruz. Sadece öldürülende değil, öldürende de böyle hangi milletten olduğunu belirtmiyoruz. Peki, ne demeye burada adamın Gürcü olduğunu belirtmiş gazete..? Bu ülke insanları güzel ve temiz de, göçmüş gelenler mi kirli demek istiyor..? Tehlikeli gazeteler. Sinsi gazeteler. Tüm dünya ağrısından kurtulacakmışım hani bunu kavrasam.

‘’Allah bir Keynes bir. Bak yine gitti bu?’’ Tam Gürcülü haberin şifresini çözdüm derken, tamlamanın sırrına vakıf olamıyorum, bir el lap diye konuveriyor çünki önüme. Sevgilisinin nikahsız eşi tarafından bıçaklanarak öldürülen Gürcü kuyumcu gidiyor, tartıştığı karısını balkondan atan adam ile bu tamlamadaki mağdur ve failin birbirlerine sarılı fotoğrafları kalıyor salınarak gözümün önünde. ‘’Hipnoz, uyan kardeş, uçtun sen yine. Rengin soldu. Kötü bir şeyin yok ha, iyisin ya.’’ Sanırım benimle konuşuyorlar. Salih taktı bu lakabı bana. Hepimizin var, bir senin yok, olmaz bulmalıyız, dedi. Buldu. Koşarak girdi kahveye bir gün – Hipnoz- dedi -Hipnoz Kerim.- ‘’Konuşsana, kardeş, dilini mi yuttun, karabasan mı değdi, gülümse geçer. Gülümse biraz, bak bana.’’ Maymunluk ediyor, gözleri, yanakları ve dişleri hemhal oluyor. Önce alnıma, sonra sırtıma değiyor eli. ‘’Oh-ho, sırılsıklam olmuş bu. Kalk üstünü değiştiriyoruz kalk.’’ Kahvehanenin dibine doğru bir paravan var; onun ardında da gündüz kumarcılar ve gece uyku için yer. Salih kahvehanenin sahibi. Orayı bana tahsis etti. Usulca oraya geçiyoruz. ‘’Ön gözde mi, arka gözde yoksa orta gözde mi Kerimim?’’ diyor Salih. İki bavulum var, biri siyah biri gri. Siyahlarda kitaplar ve donlar. Gride giysiler ve kitaplar. ‘’Yoksa hiç temiz atletin yok mu?’’

Birileri okey oynuyor. Taş sesleri düşüyor duvardan. Birileri bilardo oynuyor. 9 numaralı mavi top yapmaması gereken bir şeyi yapıyor ve siyah topa erkenden değiyor. Böyle olmaması gereken olunca bir küfür kulağımı sıyırıyor. Eğiliyorum. Küfür, duvar saatine isabet ediyor. ‘’Bir şeyim yok, ağbi’’ diyorum ‘’İyiyim. İçim geçmiş sadece. Kahvaltısızım. Açım. Bir rüya gördüm, aklım orda kaldı, bir şeyler yesem geçer.’’ Sana da rüyalarına da, turp gibiydin sabahleyin daha, gündüz gündüz ne rüyalanması, gene hangi cıbırı gördün de, hay allah türünden tatlı tatlı söylene söylene ıslak olan atletimi çıkardı yenisini giydirdi Salih. Sağ olsun, bana iyi davranıyor, merhameti bol. Sanırım bende rahmetli kardeşini hatırlıyor. Hiç anlatmıyor, anladığım kadarıyla büyük kavga etmişler. Pişman ve hüzünlü. Doğruluyorum. Küfür saatin yelkovanının ucuna saplanmış ha babam dönüyor.

*

Bir şey yapmalı, bu akışı tersine çevirmeliydim. Korku bende tuhaf bir ikiliğe yol açıyordu. Gitikçe benleşen bir ikilik. Bir kürsüye çıkmalıydım. ‘’Görmüyor musunuz, şurdayım. İşte şurada.’’ Yok oluyordum ve bu duruma hareketsiz kalarak ölü taklidi yapmaktan başka bir çare bilmiyordum.

*

‘’Ne istedin ulan bütün sayfadan. Sikip atmışsın resmen. Boya kitabı mı oğlum bu?’’ Elinde tuttuğu kitaba bakarak bana giydiriyordu Salih. ‘’Vay, vay! Fiyakalı lafmış, değer ama doğrusu. ‘Beni en çok suçtan arınmışlığım tedirgin ediyor.’ Vay! Kim ulan bu herif? Gerisi nasıl geliyor merak ettim şimdi…’’ Kitabı avcunda katlıyor; birkaç kelime fayansa düşüyor, bir süre yere paralel gidiyor bir iki cümle. Usta bir tiyatro oyuncusu gibi oyunu buradan devralıp tiradımı yüzyıla kazımam gerekiyormuşçasına iştahla gözlerini gözlerime dikti Salih. Onu yanıtlamalı ve karaladığım tüm cümleleri ezberden birbiri ardına coşkuyla okumalıydım sanki. Yapamadım.

O güzelim cümleleri okuyamadı, içinde kaldı; ben gözlerinden bunu okudum, yanıtlayamadım içime oturdu. ‘’Konuşulacak zamanda konuşmuyorsun be kardeş. Ayarsızsın. Başka vakit olsa yakınırsın: Medeniyet dediğin ruhunu okeye satmış tek dişi karbonatlı çayın içinde salınan bir ihtiyar. Peh, iptalsin amk. İptal. Kaldır götünü bir şeyler ye de iki oyun atalım. Taşlar öyle tatlı sesleniyorlar ki canım çekti. Şu yeşil dokuzun sesi, dinle bak, atma diyor beni, araya girerim. Üzülürsün. Bak şu da siyah birlinin sesi, nasıl da isteksiz nasıl da cılız ve nasıl da kendinden emin, –hay amk diyor ne vardı şu son balyaya giricek, kimse sevimiycek beni gördüğüne, yine aynı terane, bitse de biri gitsek.– Ha-ha.’’ Kafamı sallıyorum. Kolona sabitlenmiş boy aynasında sararmış yüzümü görüyorum. Kirlenmiş sakallarım, yün atlet ve yağlanmış saçlarım. Kendi kendime Bi ağzımda sigara eksik, diyorum. Gülesim geliyor. Her şeyim tamam.

‘’Ben ön tarafa geçiyorum. Şu kitabı da alıyorum. En çok suçtan arınmışlığı tedirgin ediyor he. Vay. Vay ki ne vay.’’ Kimi cümlelerin altı çizilir, kimi cümlelerinse sağı solu yanı yöresi aşağısı yukarısı ötesi berisi. Bu o cümlelerden biri. Romanın başında yer alması kitaba hacim açısından ziyan dedirtse de, aslında uzun şehirlerarası bir yolculuğun cam kenarı tadında olduğuna dair mütevazı şık bir emare. İlk okuduğumda Oğlum Kerim demiştim kendime Al sana ehil, al sana tarik, buyur geç. ‘’Sigaraları söndürün beyler, uygulama var.’’ Duman oturmuş okeye dönüyor da insanlar üfleniyor sanki. Sinüzitim azdı yine. Başım ağrıyor. Ne vardı şunu dışarıda içseler. ‘’Kerim, kardeş, arka camı aç!’’ Açayım açmasına da, cereyanda kalacağım, sonra niye sık hasta oluyorum, olurum tabii, bünyem zayıf, sinüzitim var benim, neydi şu otun adı, körek mi çörek mi yoksa, burnundan alıyorsun, aman fazla değil ha ölçüyü kaçırma ölürsün mölürsün alimallah, çaresi bir tek ölüme yok şu meredin, kararında, çekiyorsun, üç gün bilemedin beş gün kan sümük gözyaşı acı keder ne varsa atıveriyor burnundan bu, öldüm diyorsun, yandım bittim ben, bir haftaya kalmaz toplayıveriyorsun sonra, ilaç milaç yalan vallaha. Şifa bu şifa. Neydi bu otun adı..
‘’Hangi otun, oğlum.’’
‘’Salih düşüncelerimi de mi okuyorsun yoksa? Hiç mi özelim kalmadı?’’ Gözlerimi belerterek korkuyla bakıyorum.

‘’Ne geveliyorsun yahu kendi kendine. Güpegündüz sinirlerimi bozma benim. Bir iki su çarp yüzüne, kımıldan; çay koydum, nefis. Tomurcuk kattım; tarçın ve karanfil. Peynir simit bir şeyler aldım gel. Seversin sen, biraz da kürt böreği. Sıcacık, pudralı. Hadi, aslanım.’’ Dediklerinin ortasında sesi alçalıyor Salih’in, göz kırpıyor. Duvardaki –içmediğimiz çayı içirtmeyiz- yazısını gösteriyor,  gülümsüyorum. Sanırım kendime geliyorum. Önce sola, sonra sağa geriniyorum. Rüzgar koşarak çıkıyor o esnada. Kesin belime vurmuştur, ertesi güne çıkar ağrısı. Gasteler uçuşuyor, pencere salınıyor. Ünlülere Gözaltı Şoku. İstanbul Narkotik Büro Amirliği’nce düzenl.. ‘’Gene neye daldın, Kerim, hayrola.’’ Okay Hoca’nın şen sesi. Dudaklarımı kıpırdatmadan gözlerimle dalından ayrılmış yerdeki gaste kağıdını anlatıyorum. ‘’Kime n’olmuş yine? Aman beni bulaştırma oğlum. Domino taşlarını almaya geldim. Tövbeliyim gastelere. Aldım, gidiyorum.’’ Hakikaten hiçbir zaman ne gazete okuduğunu ne de bulmaca çözdüğünü gördüm. Onun gazetelere tövbeli oluşuna dair her ağızdan ayrı bir hikaye çıkıyor. Yakında hakikisini öğreneceğim.

*

Eskiden olmamaya çalışırdım; şimdiyse –bu ruhumu yakıyor ama- olmaya. Yok olmayı arzulamak için güçlü bir görünürlükhevesiyleatılantaklalar tiksintisi, var olabilmeyi arzulamak için müthiş bir öyleyseyokum korkusu. Eskiden konuşmaya hevesliydim, çünkü konuşa konuşa biteceğimi düşünürdüm. Bir gün durdum baktım: Bitmiyordum. Kanser hücresiydim. Ve kimsenin kimseyi dinlemeye tahammülü yok vakitlerdi. Bu yüzden sustum. Susmayı denedim. Nereye kadar böyle gidecek bilmiyorum fakat, yedi aydır suskunum. Gündelik sıradan cümleler dışında pek konuşmam, kanaat belirtmem. Tuhaf… Sustukça, dinlemeye-tahammülü-olmıyan-ırkımın bir şeyler söylemem için beni çimdiklediğini gördüm, ağladım. Yazık dedim şu uzunluksuz ömürde denk geldiğim iklimi sikeyim. Zavallı kendim.

*

‘’Amk, bir kitap okudum hayatım değişti. Salih abi bir çay!” diyip elinde gaste sinirle kahveye girdi Sosyete. ”Bittim ben abi, bittim.” Taş çekmek üzereydim ki, gasteyi fırlattı, ortadaki balya dağılıverdi. Allah belanı versin! Okeye dönüyordum. Şu yaptığına bak. Bir okey henüz çıkmamış ve son taşlardı. Puşt herif! Bitmişmiş. Bit tabii amk, ben bitemedim, sen bit! Bak şu yaptığına. Çekicektim belki. Bak ya. Bu tür özensizliklere tahammülüm yoktur: Katil olabilirim. Çünkü okey orada kırmızı sekiz olarak ters dönmüş parlıyordu. Dişlerimi sıktım. Ulan senin ananı avradını gelmişini geçmişini. Susma orucuma biraz ara verdim: ‘’Sekiz yüz’’ dedim ‘’vurma ihtimalimi’’ dedim ‘’elimden aldığının’’ dedim ‘’farkındasın diğ mi, Sosyete?’’ Çaydan bir yudum almak için uzanıyorum. Taş Çaldı Öld-. Gasteyi düzeltiyor farkında olmadan seslice okuyorum. –ürdüm Çalmasaydı. Edirne’nin Keşan ilçesi’nde kahvede okey oynarken taş çalınıyor harama el atılıyor iddiasıyla Matematik öğretmeni Tezcan O., biri öğretmen iki arkadaşını ve ayırmak istiyen kahveciyi bıçaklıyarak öldürdü. Polisteki ifadesinde adam gibi oynasalardı-çalmasalardı-pişman-değilim dedi. Bir muhabirin peki kahvecinin günahı neydi üzgün müsünüz sorusunu da – olur öyle bazen atlamasaydı üzgün değilim- diye yanıtladı.’’ Şaka mı bu? Yoksa kabus? Biri geliyor oyunumu dağıtıyor, yetersizlik, tatminsizlik ve umutsuzluklarla örülü şu hayatımdaki yegane başarım olabilecek okey birinciliği fırsatımı elimden alıyor ve masaya fırlattığı gasteden bir kahvehane cinayeti haberi çıkıyor. Oldu olacak Bülent Ortaçgil şu arka masadan elinde gitarıyla fırlayıp Küçük Şeyler şarkısını söyleyiversin. Sanırım kendimi küçümsüyorum; sahiden dünya bir sahne, ben başrol.

Bu kadarı da fazla, kalkıp yüzümü yıkamaya gidiyorum.
‘’Boşver zaten ceketti Kerim. Ama azıcık dikkat yahu azıcık. Umarım derdin barometreyi patlatıcak kadar kaydadeğerdir ama.’’ diyen Salih ve ‘’Sorma ağbi sorma ne barometresi bu şehri uçurur vallahi o derece. Hay aklımı sikeyim.’’ diyen Sosyete’nin ağlamaklı sesi geliyor kulağıma. Geri dönüyorum, altı üstü bir oyun diyorum, sakinledim. İçe akan gözyaşlarının sarstığı sözcüklerin yaydığı ve bu mekân tarihinde nerdeyse hiç rastlanılmamış farklı ritmi algılayan koz maça diyenler, bitere gidenler ve iflah olmaz ceketler ve kupa kızı ve sinek papazı olarak dönüverdik hızla hepimiz Sosyete’ye, doğru-düzgün-anlatıver-şunu-baştan. Herkese çay! Heyecanlıydık. Hüüüp. ‘’Düşündüm ki tüm stresim, derdim.. Geçimimi ondan sağlıyordum tamam.. Dertlerime deva.. Hani dedim aslında tüm yük.. Ben onun için yaşıyordum.’’ gibi eksik belirsiz konuşuyordu Sosyete. Sabırlıydık, beklerdik, zaten beklemekten başka neydi ki yaptığımız. Hüüüp. Birden ‘’İki gram huzur umuduyla sattım gitti köfte arabasını. Ha şunun yüzünden.’’ diyiverip koyverdi gözyaşlarını ve yumruğunu masada bir kitabın üstüne. Ters duruyordu, sesli okudum, fer-ra-ri-si-ni   sa-tan   bil-ge.

Hassiktirsin lan ordan satılır mı hiç Ferrari dedi bir genç Ferrari oğlum bu boru mu? Satılmaz ya-Sene 1940-Koredeyiz diye onayladı ihtiyarlardan birisi. Fikrî yalnızlığı aşmanın ve onaylanmanın sevinciyle, genç ve ihtiyarın, ikisinin de gözleri ışıldamış sigara tutuşturmuşlardı birbirlerine. ‘’Buradan yak yiğenim. Yok olmaz dayıcığım buradan. Yav burdan.’’ Bir yandan ağlayan sosyete, bir yandan bu sigaratutuşturucular ve bir yandan gözüme planlıca iliştirildiklerini düşündüğüm şu gaste haberleri: Allahım sana geliyorum, ne işim var burada, sanırım çıldırıyorum. Bu ne güzel bir gün! ‘’E diyorum Koredeydiniz, sonra? Kahvehane kahvehane değil, tımarhane arkadaş.’’ Kalkıp, kapıya yürüyorum.

Güneşli, ılık bir hava. Sabah soğuktu. Salaklık bende. Bir ağacın gövdesine yaslan, suya bak. Biraz yürü biraz koş. Ne yeni bir kitap okuduğun ne yeni bir bir müzik duyduğun var. İçine hapsolmuş; kendini iskambil kâğıtlarına, kendini sahte okeylere bırakmışsın. Üç aydır bu kahvede yaşıyorsun. Bir gözün gülüyor, bir gözün ağlıyor. Neyi bekliyorsun? Aynalara bakmıyor değilsin; bitiksin. Kendimi nakavt ediyordum ki durdum. O geçiyor çünki, Mihrap. Bir aydır görüyorum. O da beni fark etmiş midir acaba? Bir iki baktığı oldu ama… Hoş, fark etse n’olucak, kahveden birisin işte. Sakalımı sıvazlıyorum, kendimi hazır hissetmiyorum. Nabzım hızlanıyor. Bakcak mı? Bakcak da görcek mi, görcek de ne hissetcek; istiycek mi? Sigara. Bir sigara olsa keşke. Yine içerdim. Kendime olan güvenim azalıyor. Yere bakmıyor, başı dik öylece yürüyor. Kıyafeti bedenini sarıyor. Mihrap diye seslenesim geliyor. Hiç bu yana dönmedi. Mihrap, nasılsın? İyi olmana sevindim. Ben mi? Nasıl olayım ben de iyiyim işte, akşama yemeğe karo dokuzlu haşladım. Salih abi de sinek sote yapıcak, aman maça sote, (güleriz) of aman tavuk sote işte yahu (içinden ne kadar tatlı şu Kerim der öyle içli bakar bana)

‘’Yazma oğlum, okumuyor işte.’’ diyor Salih gülerek, eliyle omzumu sıkıyor. ‘’Osmanlı Tarihi sanki içine düştün. Ayıl bir.’’ Osmanlı tarihi mi bilmem fakat dünya tarihi olduğu kesin, konusu da aşk. Bakarken yakalanmış olmanın verdiği utançla bir iki kekeliyor ‘’Ayakkabısına bakıyordum Salih,  markasına. Baksana yahu ne güzel diğ mi, nasıl da belli ediyor kendini. Hele şu ayakkabıyı yan tarafından aşağıya doğru kesen üç beyaz çizginin turuncuyla olan uyumu müthiş.’’ diyorum. Salih bu; yer mi? Yemez. Kimse yemez. Allahtan Salih yakalıyor beni. Başkası olsa pezevenge bak diyecek nasıl da kesti yedi bitirdi kızı ırz düşmanı diyecek bunlar yüzünden bacılarımız kızlarımız diyecek. Ama Salih demez. Halden anlar.

Ben öyle biçare bakarken birisi de beni görmüş izlemiş midir acaba? İzlemiştir tabii salak, sen öylelerini izlemedin mi? İzledin. Dalga geçmedin mi? Geçtin. İlahi adalet işte. Hayır, kıza bakmıyorum desen, ne demek bakmıyorum seninki kalkmıyor mu derler. İki ucu boklu değnek, ona ne cevap vericeksin şimdi. Geçmişimde kimsenin arzularıyla dalga geçmemeliydim. Bana öyle geliyor ki, insan dediğin hayatının bir dönemini bir başka döneminin utancıyla geçiriyor istisnasız. ‘’Hipnoz, uyan oğlum. Hadi biraz yürüyelim. Kaçırmıyalım şu havayı, iyi gelir. Sosyete, kardeş, kes şu ağlamayı da, tezgâhın başına geç, dükkan sana emanet. Çayları tazeledim ben. Bi saate döneriz. Kırk elli lira var kasada. Selametle.’’ Askılıktaki paltosuna uzandı, cebini yokladı, tespihini alıp yola zıpladı. Çıkarken içerdekilere biraz çay için lan siz de kıyıverin paranıza emeğimize değsin diye takılmayı da ihmal etmedi. Sahile indik. Bir çay bahçesinde oturduk. Garsona masayı toplamasını söyledik. Tıkabasa dolu iki küllük, çitlenmiş çekirdekler, boş kola şişeleri, türk silahlı kuvvetleri masaya el koymuş sanırsınız. Ve tabii ki malum gasteler. Elimi yüzüme çarpıyorum, parmak aralıklarımdan okumadan edemiyorum ama. Taksiyle geçtiği boğaz köprüsünden çırılçıplak soyunup aşağı atlıyan ünlü ya. Gasteyi orasından el yordamı kesmişler. Arkada değerli bir fotoğraf  ya da bir yazı olmalı. Yahut da sakızını oraya buraya yapışmasın diye kağıda tıkıştırdı herif. Bir sineği öldürüp na’şını gasteyle sardı belki de. Güldü Salih. ‘’Ulan’’ dedi ‘’tüm gün çayın içindeyiz zaten. Geldiğimiz yere bak. Bizdeki de akıl. Hiç ses etmiyorsun sen de ayarsız. Kendi kendine konuşuyorsun boyuna. Hoş, bizimkisi çay evi. Burası bahçesi. Biliyor musun, ama orada tüm gün duruyorsun beyin artık ıstakalaşıyor ya hani sanki taşlar kafana yerleştiriliyor, çizikler kalbine atılıyor ve çaylar mesanenden çekiliyormuş gibi hissediyorsun da, bırak bir saati on dakka başka mekana geç, farklı hava al, kendine geliyorsun. Öyle uzak kalınca düşünüyorum, çok düşünüyorum, aklım başıma geliyor da, bile isteye işkence ediyormuşum gibi geliyor böyle. Bırakasım geliyor bazen şu işi. Vallahi. Kaç zamandır yanımdasın. Görüyorsun halimi. Tüm günümü alıyor. Birini çalıştırayım desem, bana ne kalacak? Getirdiği götürdüğünden fazla. Parası para değil. Bazan ta şurama geliyor. Bir memleket bir toprak da yok ki, basıp gideyim şu amına koduğum yerinden. Nereye gidiceksin Salih bey. Bıktım, kardeş. Saymaktan bıktım yahu. Okey taşlarını say, bilardo toplarını iskambil kağıtlarını ve dominoları say. Kağıtları kalemleri say. Çay bardaklarını, altlıklarını ve kaşıklarını say. Sokaktan geçen arabaları say. Kaç insan geçiyor günlük sokaktan, kaçı kadın kaçı erkek kaçı çocuk onu say.  Sokak kedileri köpekleri kaçı cins kaçı kırma onları say. Her şeyi sayıyorum ulan her şeyi. Kim ne kadar sıklıkla işiyor, kim aylık kaç çay içiyor, hatta simitçinin kahveye girerken tepsisinde kaç, çıkarken kaç simiti var, bunu dahi sayıyorum. Kıyamet!’’  Hiç susmadı, takır takır konuştu Salih. Fena dolmuştu. Olur öyle bazan adeta kusar insan, rahatlar. Bir saat geçtikten sonra ‘’Salih, ağbi, sen istersen dön.’’ dedim ve gülerek ekledim. ‘’Biraz tek kalmak istiyor canım. Bedenen.’’

‘’O kızı düşünüyorsun diğ mi? ’’ dedi. ‘’Gelicek sanıyorsun, yanına kurulacak, elini tutacak. Sen ve ben, biz trajediyi yaşıyoruz oğlum, payımıza düşen bu, gelmiycek. Mucizelere mi kaldın birader, roman mı bu, değil. Kalk git konuş gördüğün yerde. Sana bir dost tavsiyesi: biraz atak ol, istediğini belli et, varsın istediğin seni istemesin, fakat bunu yapmazsan kendin kendini bitirirsin böyle. İlerde pişmanlık duyacağın işler yapma. İçindekileri her zaman içinde tutma. Biraz dişlerini aç, biraz ısır. Dişli olursan hayatı galebe çalarsın, he yok kararsız kalırsan da o seni punduna getirir. Sürünürsün. Sadece ilişkiler için değil, hayatın tümü için de böyledir bu. Hoş kelin merhemi olsa aman… Ne çok konuştum değil mi, kafanı şişirdim.  Haydi eyvellah.’’

*

Kendimi kapana kıstırılmış hissediyordum. Karanlık. Nerden gelicekleri belli olmaz. Başını koru. İyiyi düşün, bu bir oyun. Kaçış Oyunu. Tuzaklar, ipuçları ve sorularla dolu bir evdesin. Bir saatin var. Bir saat. Tüm ömrün. Sırrı çözemezsen öldürülmüyorsun. Yaşam devam ediyor. Dişli olursan hayatı galebe çalarsın. Çözersen başarmış olursun sadece. Korkucak bir şey yok. Hangi oyun acı verir ki diyordum. Ve elbette hiçbir teskin edici cümle buluş işe yaramıyordu. Korkmaya imanla devam ediyordum. Beni saran çözümsüzlük, hayatımı kuşatan belirsizlik ve bakışımdan eksilmiyen sis yüzünden daralmıştım. Başım dönüyor, midem bulanıyordu. Zarar vermek istiyordum. Kendime yahut çevreme. Hakettiğim bu değildi. Yolunda olmıyan yanlış giden bir şeyler vardı. Dayanamıyordum. İçki mi içsem diyordum. Uzun zaman oldu içmeyeli. Viski mi Rakı mı? Hangisi açar gözlerimi, dur der bu gidişe, eksiklik bendeyse şayet?

 *

‘’Ücretini ödemek koşuluyla size bir şiir okuyabilirim. Hatta roman yahut öykülerden ezbere paragraflar veya sayfalar.’’ dedi yağlı saçları, uzun sakalı ve kirden kalınlaşmış paltosuyla boğuk sesli herif yanıma yaklaşarak. Herkesin hayatında tuhaflıklar ve aşırılıklar kotası vardır, ama benim kotam dolmuş, taşmış, üstüme yığılmaktaydı. Kahvede olanlardan sonra şiirdenbahseden bir çöp konteynırı. Uluslararası bir komployla karşı karşı olduğumu düşünmeye başladım. Kokusu tahammül edilir değildi. ‘’Şairine, diline ve popülaritesine göre değişiyor tarifem. Ve sizin istediklerinizle benim seçeceğimin arasındaki fark yalnızca iki kat. Koku için üzgünüm, efendim, kültürel bir mesele.’’

Kendimizi kasmayıp serbest bıraktığımızda su kaldırma kuvveti sayesinde bizi yukarı kaldırır. Ölüceksin diyen tarafımızın peşine takılırsak işimiz biter. İyiyi düşünmüyorsak bile, kötüyü savuşturmak önemli. İşte yanı başımdaki canlı çöp konteynırına da böyle düşünerek alıştım. Banka, yanıma oturdu.

İçimdeki kilitlerden birini kırmış olacak ki, onunla konuşasım geldi. ‘’Öyküyü nasıl tarifelendiriyorsun peki?’’ dedim. ‘’Giriş cümlesi beş, çözüm on lira mı? Ha-ha.’’

‘’Hayır. Roman ücretleri -birkaç giriş hariç- hangi kısmı olursa olsun fark etmez sabit. Elli lira.’’ dedi.
‘’Roman finallerinden para almıyorsun sanırım. Almamalısın da. Tüm romanlar yürürken yahut arabada direksiyon sallarken güneşin yükselişi veya batışıyla biter çünki.’’
‘’Bravo, efendim, ha-ha, bu işten anlıyorsunuz. İşin rengi öyküye gelince değişiyor. Başlangıç cümleleri on; bitiş cümleleri kimi yerde üç kimi yerde beş misli.’’
‘’Oo bu olmadı işte. Bu dünyada bu dünyaya sığmıycak denli bitme arzusu varken bu pahalılık, yakıştıramadım doğrusu. Fiyatı düşür sürümden kazan derim.’’

‘’Efendim, bu böyle olmak zorunda. Bitirmek başlamaktan daha zordur zira.’’
‘’Romanların nesi eksik canım, yüzlerce sayfa, onbinlerce kelime, unutulmaz betimlemeler ve tapılası karakterler. Romanlara da zam yapın. Ha-ha.’’ Kanım ısınmıştı bu çöplüğe. Uzun zamandır bu kadar çok konuştuğumu hatırlamıyordum. Hevesle dinlediğimi de. Unutmuş olacaktım ki, sözcükler dişlerime çarpa çarpa, dilime vura vura çıkıyorlardı sanki. Dudaklarım zar zor aralanıyordu. Keyiflenmiştim de ama. ‘’Roman kalsın, öykü de. İstediğin dil, istediğin şair. Sen bana şiir oku.’’ dedim. Salih’ten biriktirdiklerimin içinden yirmi lira sıkıştırdım onun eline. Yaptığı iş güzeldi, çok param olsaydı daha çok verirdim. Paltosunun altından çıkardığı sürahi şarabından gluk glak yudumladı, ayağa kalktı, okudu ve gitti. Sanki ağzımdan çıkmış birazdahakalsınistedim diye bir cümle suda birkaç kere sekti. Yanlış gördüm herhalde, taştır o.

Çöp Şair’in tersi istikamette yürümeye koyuldum, güneş batmak üzereydi. Lunaparka girdim. Balerine baktım. Çarpışan arabaları izledim. Atış oyunu oynadım ve bir paket sigara kazandım. Zincirli sandalyenin altında durmuş binenlerin çığlıklarını dinliyorken bir sigara yaktım. Onlar gibi olmak istedim. Kuyruğa girip bilet almak ve bilet aldıktan sonra binebilmek için tekrar kuyruğa girmeyi düşündüm. Bana göre değildi. Dışarı çıktım. Deniz havası aldım. Geri dönmeye karar verdim. Sahil yolunda karşıya geçmek için ışıklarda beklerken yine onu gördüm. Mihrap’ı. Kalabalığın içindeydi. Orta ışıklarda konuşurum dedim kendime. Göz göze geliriz. Başımla selamlarım. Bana merhaba der. Ben içimden –bana merhaba dedi– der gülümserim. Ama dışımdan Nasılsın derim yürüyelim mi? Hayrola niye güldün öyle der. Hiiç, yok bir şey, deli miyim, niye güleyim ki, derim. ‘’Yalnızca âşık olan insanlar öyle gülerler durduk yere.’’ der kendinden emin bir tonla gözlerimin içine bakarak ve ekler ‘’Sen bana âşıksın.’’ İnkar mı etsem evet ulan mı desem tedirginliğindeyken sıkıca sarılır. Yeter oğlum Hipnoz hayal kurmaktan yaşamayı unuttun. Yeşil yandı, yayalara, yürü. İlk defa fark ediyorum da, memeleri ne kadar diri. Bana bakıyor. Memelerine baktığımı fark etti mi? Mihrap memelerin ne kadar güzel, başımı onlara bastırmak istediğimi söylemek istediğimi anlamamış olacak ki gülümsüyor. Bana gülümsüyor. Beni tanıdı. Demek ki biliyormuş. Pamuk mu kullanıyor acaba? Beli de hafiften çukur. Kalabalığın arkasında kalıyor. Kalabalık hızlı biri. Mihrap yavaş. Acı bir fren sesi.

Bu tamlama gelip boğazıma oturuyor. Kalabalık olay yönünde geri dönüyor. Gazeteler ve başlıkları uçuşuyor gözlerimin önünden. Kimin ahı bu bilmiyorum ama, birileri büyü yahut şaka yapıyor olmalı bana? Stüdyoda mıyız, kamera motor he? Sanki ilmik geçiriyorlar boynuma da çekiştiriyorlar, boğulmamak için koşturuyorum. Aklıma Çöp Şair’in okuduğu şiir geliyor onu bağırmaya başlıyorum. ‘’Yıkılma sakın! Sana durlanmış kelimeler getireceğim. Pörsümüş bir dünyayı kahreden keli.’’
Yine görünür olamadım. Bir ay gastelere bakmıyor, paravandan öteye geçmiyorum. Yaşıyor mu öldü mü bilmiyorum. Ben talihsizliğime ben vakitsizliğime yanıyorum. Yirmi dakkam kaldı. Bu bir oyun diyorum.

Bir Facebook Hikayesi: Remzi’nin Uygun Açıdan Çekilmiş Filtresiz ve Trajikomik Yalınlığı

‘’Şimdi tam zamanı!’’ diye bağırdım.

Günlerdir tek bir iç karartıcı toplumsallaşmış olay olmamıştı çünki. Ne bir canlı bomba, ne bir tecavüz, ne bir şehit. Ortalık sakin görünüyordu. Coşkuya dair, öfkeye yahut güvenliğe veya ölüme veyahut kolektif özgürlüklere dair her hangi bir ses seda yoktu. Evli evine köylü köyüne, her şey süt limandı; şehirli kanepesine yahut butik cafe’sineydi. Fakat kavgaya, şamataya, kan, gözyaşı ve endişeye öylesine alışmıştım ki içimdeki o zalim şüpheyi kaldıramıyordum bir türlü. Gerçekten gürültüsüz patırtısız bir gün müydü bu? Evhama lüzum yoktu; henüz kimse neşeli bir şarkı yahut mükellef bir kahvaltı fotoğrafı paylaşmamış dahi olsa, galiba öyleydi. Gürültüsüz patırtısız bir gündü. O yüzden tam zamanıydı.

Toplumsal hareketliliğin durulup dinmiş olduğundan iyice emin olduktan sonra Facebook hesabıma bismilllah diyerek giriş yaptım. Adım Remzi. ‘’İnşallah kötü bir şeyler olmaz’’ diye de ekledim aceleyle, hemen peşi sıra söylemezsem tılsımını yitirecekmiş de sıkıntılar baş gösterecekmiş gibi. Kötülüğün, siyasetin ve barbarlığın bu denli yayılmasına artık dayanamıyor, belediyenin parklar ve bahçeler müdürlüğüne bağlı, kendi evime yakın ormancıklardan sonra nefes alınacak son alanlardan biri olduğunu düşündüğüm sosyal medyanın da bu kirlilikten kaçamamasından ötürü acılar çekiyor, temkinli davranıyordum. Beni mazur görün. Epeydir bu yaygın olarak hor kullanılan müthiş ifade aracı Facebook’a ol sebeplerden ötürü uzak kalmıştım. Aslında biraz başka sosyal ağlarda gezinmiştim de, bunu kimseye söylemeye dilim varmıyor, af buyrun herkesten saklıyordum. Böylesi daha kulağa ve gönle cool’du. E-mail adresimle şifremi yazmış, enter’a basmış ve artık içindeydim. Kalbim küt küt atıyordu. Unutulmuş fakat bildiğim bir ormana girmiş gibiydim. Derin derin soludum. Bu iklimi özlemiştim ve ciğerlerime böbreğime ilik kemiklerime değin işlettim. Butonlara, görsellere dokundum. Gözlerim nemli nemli bildirimler sekmesine bakındım. Kırmızı ibareli mesaj simgesine sarılmak istedim, sağ tarafta tanıyor olabileceğin kişiler sekmesinde sanki özellikle bana sırıtıyormuş gibi bakan ekleşilmemiş akrabalarımı görünce kendimi tuttum. Sıra gecelerine yaraşır derunî bir ah çektim. Ah, ah! Sonra giriş yaparken bismilllah dememe şaşırdım, şaşırmasına da, bunun da üstesinden geldim. ‘Bütün insanlar böyledir’ dedim, ‘zora gelince imdat çekicinin bile kutsal olduğunu düşünür, ona taparlar.’ Sonra bu imdat çekiçli aforizmatik tümcemi not almam gerektiğini düşündüm; belki günün birinde hayatımın romanını yazar da, orada kullanırdım. Kalem nerdeydi?

Böyle durgun ana sayfada gezinirken, profilime girip eski iletilerime bakındım. Geçmiş bugünden bakılınca her daim bir çocukluksa eğer, ne türlü çocukluklar yaptığıma bir bir aşağıya doğru bakındım. Nasıl şarkılar paylaşmıştım öyle!? Aşk acısı mı çekmiştim yani? Hayır, bu mümkün değildi. Çünkü kalbimi ameliyatla aldıralı uzun yıllar olmuştu ve o vakitler sosyal medyanın esamisi dahi okunmuyordu. Peki, ya o fotoğraflara ne demeli? Bu filmleri kendim mi izlemiştim yoksa Tumblr’dan çalıp çalıp caka satmak için buraya mı yerleştirmiştim? Belki de o vakitler sinemacı bir bağyan vardı, ondan hoşlanıyordum; onunla yakınlık kurmak için yapmıştım tüm bunları. Baksana şuna Bela Tarr diye bir adam paylaşmıştım, oysa onun bir filmini izlemiş ve anlamsız bulmuştum. Saçma sapan, karanlık ve gereksiz uzun bir filmdi. En sevdiğim film Ali’nin Sekiz Günü’ydü. Adım Remzi. Ben bir bakkaldım. Her türlü kurmacada özdeşlik ararım. ‘’Kardeşimsin, helal, yakışır, baba büyüksün, hatuna bak taş taaaaş’’ gibi ifadelerin dışında bu paylaşılanların benimle bir alakası yoktu işte. Ya birisi hesabımı çalmıştı ya da hafızam epey zayıflıyordu. Doktorumun son dediklerini hatırlamaya çalıştım, bulamadım. ‘’Margarinler’’ dedim ‘’anne yarısıdır ve alzheimer’a yol açarlar.’’ Bu laf da neyin nesiydi şimdi? ‘’İnsan çocukluğunun bir kısmını önüne katar, bir kısmını geride bırakır, bir kısmını da kambur olarak sırtında taşır.’’ da dedim. Konuşan ben miydim? Sanmıyordum. Adım Remzi. Bu aralar hatları karıştırıyordum. Düşünmekten sıkıldım, profilimde gezinmeyi bıraktım. ‘’Aman.’’ dedim.

Ana sayfaya döndüm. Aşağı hareket etmekte tereddüt ettim. Kişisel hayatlarında tatmini bulamamış da öfkesini siyasete kanalize etmiş tanıdıklarımın mutsuzluk kokan paylaşımlarını görmek istemiyordum. Buram buram duygusal, politik açıdan noksan, vicdan yazılarından da sıkılmış, o yüzden buradan kaçmıştım zaten. Böyle böyle aşağı inmeye tereddüt ettim bir süre. Ayrıca baskı ve şiddete o denli alışmıştım ki farkında olmadan, gündemin süt liman olmasından ötürü oluşan boşlukta ne yapacağımı bilemedim. Yoksa hazır girmişken şu imdat çekiçli aforizmayı Facebook’ta durum güncellemesi mi yapsaydım?

Yok, olmazdı. Ya şiddetli bir patlama haberi gelseydi… Güncelleme arada kaynayıp heba olup gidebilirdi. Çünki böylesi kaotik zamanlarda toplum böyle şeylerle ilgilenmeyi ayıp sayar, gizil bir biçimde yasaklardı. Perdeyi açıp, camdan dışarı bakındım. Bugün hava güzeldi. Peki ya patlama haberi gelmezse, ki bugün öyle gözüküyordu, gelmeyecekti. Bu yüzden güncellemeyi yapmalı, paylaşmalıydım. Şüphesiz vatanımın ve milletimin buna ihtiyacı vardı. İmdat çekiçli tümcemi bir daha kafamda evirdim çevirdim, sonra seslice söyledim. Epey bi beğeni alırdı bu. Çok beğeni alırdı bu. Fena alırdı bu. Net! Fakat karar veremedim. Burada kullanırsam, gelecekte yazacağım romanımda da kullanmam kendimi tekrar etmek ve doğurgan olmamak anlamına gelecekti ki, bu suçlamaya metabolizmam dayanamazdı. Çare için kara kara düşündüm.

İşin içinden çıkamadım. Ne romanıma kıyabildim, ne sosyal ağıma. İçimi bi hüzün kapladı. Bu kararsızlık ve burukluk cümlemin gözümdeki büyüsünü ve gücünü arttırdı da, arttırdı, büyüttü de büyüttü; dünyaya yaydı da yaydı. Cümle artık benim o an için uydurduğum değilmiş de, tanrıların üflediğiymiş; Homeros’un anlattığı, Gabriel Garcia Marquez’in yazdığıymış gibi oldu. Hayranlığım önce cümleme, sakinleşince sonra kendime döndü. Döndü de, kalem bulamadığım için dilimle ıslattığım parmağımı kullanarak toz kaplı masaya yazmak suretiyle cümleyi not alıp şenlenmeye bıraktım, yani demlenmeye. ‘’Tohumu toprağa bıraktım’’ diye düşündüm, ‘’bir gün elbet meyve verir, fakat daha önce şu işi halletmem gerek.’’ dedim. Adım Remzi. Çiftçi değilim, metropolde büyüdüm ve toprağa dair bu bilgim nerden geliyor, bilmiyorum. Yarım aklımı cümleme bırakıp kalan yarım aklımla da projemi gerçekleştirmek için harekete geçtim.

Ana sayfada hızlıca gezindim: Hukuksuz gözaltılar, Tecavüzcü bürokrasi, Komik Videolar, Başkanlık hevesi, Şarkılar, Nükleer Santraller İnadı, Vicdan yazıları, Zlatan İbrahimoviç golleri, Kürtlerle orta düzey savaş, Hayır de, Evet de, Kısmetse Olur, Umut Sarıkaya Karikatürleri, Polis Şiddeti, Çevre Kampanyaları, Nihat Doğan, İkinci Yeni Şiirleri ve Survivor. Liste aynı içerik farklı renklerle uzayıp gidiyordu. Hakikaten her şey her zaman olduğu gibi sıradandı, henüz ulusal çapta toplumsallaşacak kıymette bir acı olay yoktu. Arada iki üç komik video ve bir iki karikatür olması içimi iyiden iyiye ferahlattı. Kendimi güvende ve huzurlu hissettim. ‘’Şimdi tam zamanı.’’ dedim.

Bu iş için diye düşündüm olmazsa olmaz koşullardan biri güvenli ortam, ikincisi de zamandı. Uygun zaman. Saatime baktım. Öğle üstüydü. Ve hafta içi. Mesailer bitmek üzere. Şimdi, şu an, insanların maaşları oranında emek harcadıkları zamanlardı. Sabah öfkeli ve mutsuz olurlar, fakat öğleden sonra günün bu saatlerinde iş bitimine yaklaşıldığı için mutlu olur, daha bir canlanır, patron aşığı olurlardı. ‘’İşte ben’’ dedim ‘’tam bu huzurda yakalayacağım onları. Hızlıca işleri bitirmiş, mesai bitişini beklerken, merakla girdikleri Facebok’ta şaşırtacak ve hayran bırakacağım onları. Gözlerine bayram, günlerine renk gelecek!’’

Masaüstümde oluşturduğum kilitli ÖZEL KARELERİM klasörünü dikkatle açtım. Karşıma üç klasör daha çıktı. Birincisi IŞIK GÜZEL FAKAT AÇI İYİ DEĞİL klasörüydü, geçtim. İkincisi AÇI GÜZEL BEN GÜZEL BUNA BİR FİLTRE GEREK klasörüydü ki, aradığım burada da değildi. Üçüncü klasör NAZARLARDAN KORUSUN klasörüydü ve işim tam olarak bunun içindeydi. Kutsal bir mekâna girer gibi hayranlık ve korku karışımı bir duyguyla çift tıkladım. İşte oradaydı.

Yüzyıl sonra araştırmacılar bulduğunda o kadar çok kıymetlenecek nadide halim vardı ki, bunların şimdiden tarihi eser sayılmamasına şaşırdım. Adım Remzi. Vergisini düzenli ödeyen bir vatandaşım. Kültür Bakanlığı’nı göreve çağırıyorum. Sol alt köşesinde nazar boncuğu sağ alt köşesinde de pas parlak bir yıldız işareti bulunan fotoğrafıma bakıp ‘’Allahım şu tatlılığıma bak, ne kadar güzelim, tü tü maşallah. Kızlar bana kurban olsun.’’ dedim. İşte bu fotoğrafı profil fotoğrafım yapmak istiyordum. Adım Remzi. Bekardım ve henüz aile kurmak istemiyordum.

Tam geçen canlı bombaya denk geldiği için koyamadığım bu fotoğrafı bu sefer ne pahasına olursa olsun profil resmi olarak güncelleyecektim. Birden aklıma bunun filtresini o günkü hava durumundan ötürü oluşmuş o günkü ruh halime göre soluk olarak ayarladığımı, fakat bugünse hiç öyle hissetmediğimi ayrıca havanın da çok güzel olduğunu haliyle daha canlı bir filtre kullanmam gerektiğini düşündüm. Böyle kararsız beklerken içimi kötü bir olay olacak hissi kapladı. Filtresinden arındırılmış öylece bıraktım fotoğrafımı. Derin nefes aldım.

Fotoğrafı koymaktan vazgeçtim. Bir şey olmuştu fakat kimse bana haber etmiyordu işte. Aslında bugün milli yas tutuluyordu da, GSM Operatörleri ve Bankalar, bana söylemek istemediklerinden ötürü bilerek SMS atmıyorlardı. Hemen haber radyolarını ve internet gazetelerini açtım. Son dakika haberlerini kovaladım.

Yok. Yoktu. Yurt dışında, Avrupa’da veya Ortadoğu’da bir sürü patlama yahut katliam vardı, fakat yurt içinde yoktu. Ohh! Bu iyiye işaretti, en az bir kaç gün daha burada bir patlama olmayacağı anlamına gelirdi bu. Zaten en son patlama iki hafta önce olmuştu ve bir buçuk yıldır düzenli olarak her ay patlama olduğuna göre, bir sonraki patlamaya henüz iki hafta daha vardı. Boşuna evhamlanıyorum deyip sevindim. Tekrar seçtiğim fotoğrafıma ve saatime baktım, en iyi beğeni-sonuç için uygun zamanlardı. Bereketli bu vakitlerin bitimine henüz çok vardı. Fakat yine bir şey oldu. Aniden Avrupa’da akrabalarım olduğunu hatırlayıp, tekrar son dakika haberlerine baktım. Onların oldukları ülkeleri aklımdan geçirdim. Bir yandan da haberleri okudum. Patlama başka Avrupa ülkelerinde olmuştu, rahatladım. Oh!

Tam fotoğrafı koymuş, yayınla butonuna basacaktım ki yine durdum. Çünkü yurtdışındaki akrabalarım bu ülkenin hangi şehrinde olursa olsun bütün toplumsal olaylarda beni arayıp, endişelerini belirtmişti. Uygar bir insandım, aynısını ben de yapmalıydım. Yoksa laf gelir, eleştiri alır ve arada bir çikolatayla dahi düzeltilemeyecek  telafi edilmesi zor kırgınlıklar oluşturmuş olurdum. Bu yüzden kuzenimlerime nezaketen “Zaman kötü, kuzen, kolla götü ahaha” diye endişelerimi ve iyi dileklerimi belirten tek kalıp bir mesaj yazdım. Sonra da doğru ışıkla uygun açıdan çekilmiş halis mulis nofilter fotoğrafımı profil fotoğrafı olarak yerleştirip, yayınla butonuna bastım. Basar basmaz ‘’Bu fotoğraf efsane olacak, efsane!’’ diye bağırıp, masaya avcumun içiyle sertçe vurdum ‘’Şimdi görsün bakalım, millet. Tarafımdan tarih yazılıyor.’’

Adım Remzi. Margarinler çocukluk yarasıdır ve bu yaraları hayatımız boyunca yüzümüzde taşırız diyordum. Konulu tarihi romanlara bayılırdım.