Büyülü Reyon veya Değişimin Losyonları; Serpme Kahvaltılar yahut Klasik Kitapları Niçin Sevmeliyiz?

‘’Sesinde ne var biliyor musun?
Söyleyemediğin sözcükler var
Küçücük şeyler belki
Ama günün bu saatinde
Anıt gibi dururlar…’’
Cemal Süreya

Bu sabah toplumumuzun alt gelir grubunun teveccüh gösterdiği, fakat bana pek tekin gelmeyen marketler zincirinden birinin bayiine girmiş, alışveriş yapmaktaydım. Mevcut şartlara gönlüm ısınmadığı halde yakın çevrede başka seçeneğim olmadığı için, burada her ne olursa olsun ucuz yollu mükellef bir kahvaltının sınırlarını zorlamak ve iki kişi yetmiş lira serpme kahvaltıcılara nispet yapmak niyetindeydim. Kafam biraz dağınıktı. Türlü düşünceler içindeydim. Mesela evden çıkarken üç kere kapıyı kilitleyip kilitlemediğime baktım. Fakat farkındaydım ki: Amacım kutsaldı ve iki elim kanda da olsa, yoğun bakım ünitesine de düşsem bundan vazgeçmeyecektim. O kahvaltıyı hazırlayacak, gülümseyecek ve elbette çekip, paylaşacaktım.

Dakika bir gol bir: Manav reyonundaki sebzeler iştah açıcı olmayan bir ışıltı ve tazelikteydi. Sönük, hâlsiz renkler ve kırış buruş ciltler… Aralarından itinayla iş görebilecek ve instagrama filtreli dahi olsa konulabilinecek olanlarından birkaç tane cherry domates, bahçe salatalık ve maydanoz alıp, içeri geçtim. Girişin sağında duran ekmek bölümünden yarın son kullanma tarihli, çiya tohumlu ve tam buğdaylı ekmeğimi aldım. İşim zordu, lakin bütün bu engellere karşın hakkıyla üstesinden geldiğim hissiyle, kahvaltılıklar reyonuna yöneldim. Ezine peynirinden, cumhuriyet sucuğuna, anzer balından halis mulis inek kaymağına, tüm ihtiyaçlarımı bulabildiğim ölçüde yöresinden yahut eskisinden almaya çalıştım. Seve seve yiyip, istediğim veyahut hiç olmadı yalnızca televizyonda reklamlarını gördüğüm için bana mecburen güven veren markalardan seçtim alacaklarımı.

Bu zorlu bölümü de atlattım artık kasaya gideyim derken sağ tarafta tıraş malzemeleriydi, kıldı tüydü losyondu, bunlara dalıverdim. Bildiğiniz dalıverdim. Bin yıldır içinden kimsenin çıkamadığı fakat yine de yoğun ilgi gören efsanevi bir labirent gibiydi bu ufacık reyon. Siz nasıl hissedersiniz bilmem, lakin onlara has bir tılsıma sahipti. Gerçek alemden çıkmış, kutsal amacımdan sapmış, düşler bahçesine düşmüştüm işte.

Bu ürünler sayesinde kendim için ulaşılabilir kılacağım sıradan arzularım ve doyurulacak şehvetim bütün benliğimi sarmaşıklar gibi çevrelemiş, beni olduğum yere mıh gibi çakmışlardı. Tatlı bir karabasan çökmüştü sanki üzerime; kımıldayamıyordum. Düşler alemindeki şehvet çığlıklarından ötürü dünyada kulaklarım sağır, gözlerim kör olmuştu adeta. Uzun süre böyle kımıltısız durmuş olsam gerek çalışan gelip beni iyi misiniz deyu dürttü ve böylece kendime geldim. Daha doğrusu, kendimde yolculuk hâlindeydim de, dünyaya gelince indim. Baktım.

Erkekti, kırklı yaşlarındaydı ve bu marketler zincirinin bendeki imajına uymayan bir babacanlığa, tatlışlığa ve de sevecenliğe sahipti. Saçları sütbeyazdı ve omzumdaki eli bir güvercin tüyü hafifliğindeydi. Yokun üstünde, varın altında bir mevcudiyeti söz konusuydu yani. Bilmiyorum, belki de düşlerin serhoşluğuyla böyle algılıyordum. Gülümsedi. Yavaşça kulağıma eğildi ve birilerinden saklaması gerekmiş gibi sessize yakın titreşim seviyesinde bir kısıklıkla ‘’Endişelenmeyin, demin ne yaşadığınızı biliyorum, aynı şey bana da oluyor, yalnız değilsiniz.’’ dedi.

Beni, daha güvenli olduğunu düşünüyor olsa gerek, durduğum yerden iki adım yana çekip, konuşmaya devam etti. İlk bu reyonu nasıl fark ettiğini, sonra zamanın durduğunu, sonra hayatın başkalaştığını, sonra eskisi gibi olamadığını, sonra algılarının açıldığını ve yorumlama gücünün arttığını, sonra sinirlerinin pamuk gibi yumuşadığını, sonra kendinden nasıl geçtiğini, sonra her gün ama her gün bu reyona böyle gelip durduğunu ve bu durumu fark eden müdürün ona burda durmayı yasak ettiğini, fakat kendisinin akşamları vardiyası olmadığı halde çıkışa kalıp yine de bu reyonun önünde durduğunu, bu durmaların bir tutkuya dönüştüğünü, bu tutkusu yüzünden işten atıldığını, buna rağmen müşteri olarak gelmeye devam edince mazur görülüp tekrar işe alındığını, gerçeğin kasvetini düşlerin rehavetini, her şeyi ama her şeyi bir bir anlattı. Evet, burası bir kremlosyondeoderant reyonundan fazlasıydı. Ona cevap vermek, coşkusuna katılmak istedim fakat bir türlü konuşamadım. Lal olmuş, şaşkın ve biçare ona bakakalmıştım. ‘’Ayrıca’’ dedi ‘’Kendinizi fazla yormayın. Çümkü esaslı düşler asla anlatılamaz olanlardır. Onlar derinden yaşanırlar ve sahibinden başka hiçbir kulağa girmez, hiçbir göze değmez, hasılı kelam zinhar gün yüzü görmezler. Tarzları budur, usul usul yürürler. Paylaşılıp ortalıkla gezinen düşler vasat olanlar ve gerçekleşseler bile hayrı görülmeyeceklerdir. Bu yüzden onlara düş değil de, hayal deriz. Sizin demin yaşadığınız, benim bizzat deneyimlediğim ve kim bilir belki bizler gibi niceleri vardır, onların da tattıkları böyle bir vaziyet. Ah şu düşler, imdi diliniz tutulmuş gibi hissediyorsunuz. Diğ mi? ’’ İçimden geçenleri okuyor gibiydi. Evet, dedim. Gülümseyip, ‘’Biraz salak bir tipe benziyorsunuz ve işin garibi kendiniz de kendinizin katıksız bir salak olduğunu düşünüyorsunuz, fakat bugünden sonra hayatınız başka olacak, bana inanın.’’ dedi. Gözlerim aslan görmüş ceylan gibi açıldı. ‘’Açık sözlülüğünüze hayran kaldım.’’ dedim ve ekledim ‘’Bir sorum olacak?’’. Gülümsedi, sanırım hep gülümsüyordu. ‘’Size hayatınız değişecek demiştim. Bakın alınganlık edip, sinirlenmediniz ve takdir edip, sükûnetle karşılık verebildiniz. İşte değişmeye başladınız. Benim açık sözlülüğüm de bu reyondan sonra açığa çıkan bir özellik. Tabii, buyurun, sorunuz neydi?’’ Gülümsedim, sanırım hep gülümseyecektim. ‘’Demin düştü hayaldi ıvır zıvırdı bir şeyler gevelediniz. Aa, aman allahım, yeni tanıdığım birine dosdoğru gevelediniz dedim. İnanmıyorum.’’ diye soracağım soruyu unutup bir şeyler söyledim. O da gülümseyip ‘’Bakın, işte değişim. Reyonun kudreti. Düşlerinizin gerçekleşmesi yoluyla ondan aldığınız güven. Bu sizin küçük taşlarla örülü görkemli değişiminiz. Sadece inanın. Ben şimdi gidebilirim, ben şimdi ölebilirim; ama reyon hep burdadır. Siz şimdi gidebilirsiniz, siz şimdi maazallah ölebilirsiniz; ama reyon hep burdadır. Değişmeyen tek şey bu reyonun kendisidir. Şimdi sorunuzu sorarsanız artık işime dönmek istiyorum.’’ dedi. ‘’Af edersiniz.’’ deyip soruyu soracaktım ki daha ulvi bir tonda ‘’Bakın şimdi de af dilediniz, eskiden olsa benim sizin emriniz altında olan bir işçi olduğumu düşünür, vaktimin tümünün size ait olduğunu zannedip, onu çaldığınız hissine hiç kapılmayıp, af dilemek gibi yüce bir nezaket eyleminden yüksünür, geçiştirirdiniz. Görüyorsunuz diğ mi… Değişimi kabul edin, reyona inanın. Değişimi kabul edin, reyona inanın.’’ dedi.

Büyülü reyon ve gizemli görevli ile öyle allak bullak olmuştum ki, o an Zeki Müren senin baban ve o ölmedi, aslında künefe onun reankarne hâli deseler dahi inanırdım. İnanır, bugüne kadar keyifle yediğim künefeler için hüzün ile suçluluk duyar ve kendi çapımda birkaç günlük ulusal yas ilan ederdim.

Bu adam bir deli miydi? Manipülatif bir deli. Yoksa ben mi deliydim? Edilgen bir deli. Belki ikimiz de deliydik. Bilmem ki, bilemem ki; üstelik kişinin kendi kendisine delilik tanısı koyması pek mümkün ve de makul olmasa gerek. Sorumu hatırladım. ‘’Biraz önce düş ve hayal için bir ayrım yapmıştınız. Hani gerçekleşmesi mümkün falan olanlar, hani şey, hah ‘bu yüzden biz onlara düş değil de hayal deriz.’ demiştiniz. Ne demek istediniz tam olarak, anlayamadım. Türk Dil Kurumu sözlüğünde iki kelime eş anlamlı da, onun için soruyorum.’’ deyip gülümsedim. ‘’Vallahi’’ dedi ‘’orada ne demek istediğimi ben de tam olarak bilmiyorum. O ilk reyon vakasından beri böyle cümleler kurabiliyorum. Böyle tınısı bir hoş, böyle kımıl kımıl, böyle afili duruyorlar diğ mi? Benim de çok hoşuma gidiyor. Anlamıyorum, ama konuşuyorum işte. Çok keyifli oluyor. Hissim şudur ki, siz zamanla bu olanları daha net kavrayacak ve daha doğru bir biçimde ifade edebileceksiniz. Sizde gittikçe artacak yüksek bir kavrayış gücü sezinliyorum. Bu büyülü losyon reyonu bereketini daha ilk dakikalardan sizin üzerinizde de göstermeye başladı bile. Sadece değişimi kabul edin ve reyona inanın. Değişimi kabul edin ve reyona inanın.’’

Gülümseyerek kasaya işinin başına geçti ve beni bir başıma bıraktı. Sanki kavurucu bir yaz sıcağında kısacık bir öğle uykusundan uyanmış gibi hissettim kendimi. ( Ne uyudum diyebilirsiniz ne de uyandım. Aslında on beş dakika uyuduğunuz uyku sanki bir günmüş gibi gelir. O minik uykudan öncesi yokmuş da, sonrası sıfırdan bir başlangıçmış hani. ) Elimde aldıklarımı görünce, serpme kahvaltıcılara nispet bir kahvaltı hazırlamak istediğim ve içini suyla doldurduğum çaydanlığı kısıktan biraz fazla/yarımdan biraz az ateşte ocak üstünde bıraktığım geldi aklıma. Kasaya yöneldim. Ak saçlı o babacan ağabey yoktu. Yerinde gözlüklü, sivilceli ve bıyıkları yeni terlemiş, gençten biri vardı. Daha demin buradaydı oysa… Yeni çalışana sormaya yeltenecektim ki, boş ver dedim kendi kendime, sorma. Gerçekten vardı veya yoktu, ne önemi var? Gizemi kabul et, kâfi. Ha kafamun içu ha kafamun dışu. Bunu deneyimledim mi, deneyimledim, gerisi boş laf. Aldıklarımı kasaya yığdım, kasiyer barkodu okuttukça kavun atar gibi çukura kaydırıyordu ürünleri. Kırılır kırılmaz düşüncesinden çağrışımla olsa gerek yumurta almadığımı fark ettim. Hemen geliyorum deyip, yumurta reyonuna vardım. Serbestçe gün ışığında dolaşmış tavukların organik yumurtalarını almayı düşünürken, halkımızın alt gelir grubunun teveccüh ettiği, dana eti yerine at eti satılan bu tekinsiz marketler zincirinde onların da olmadığını gördüm. Yerine sentetik otuzlu ya da on beşli beyaz veya kahverengi yumurtalar vardı. Bu marketler zincirine karşı şüpheci olduğumdan ötürü son ve ilk kullanma tarihlerine bakıverdim. Beyaz on beşlinin iki gün sonra süresi bitiyordu ve ben on beş yumurtayı hayatta iki günde yiyemezdim değil, yemezdim. Diğeri de benzer bir durumdaydı. Otuzluya baktım, onun iki hafta süresi kalmıştı, fakat bana yine fazlaydı işte. Netice itibariyle her gün kahvaltı yapamıyordum. Hiçbir şey almadan kasaya dönüp altılı paketlerin olup olmadığını sordum. ‘’Maalesef yok, isterseniz otuzluyu alın.’’ dedi. ‘’Onlarda kampanya var. Avantajlı olur.’’ Tevekkeli değil, benim de zayıf yanlarım varmış ki, kampanya ve avantaj kelimelerini duyunca, donakaldım ve bir anlık heyecanla satın alacak gibi oldum. İçimden ‘’Büyük düşün, oğlum’’ dedim, ‘’bu kadar alçalma, ne demek bir kampanya sözcüğüne tav olmak, ne demek avantajdan mest olmak! Kim olduğunu unutma. Üstelik bunların son kullanma tarihleri yaklaşıyor, kendine gel.’’ Kendime geldim. Fakat şöyle bir şey oldu ve tekrar kendime döndüm.

Yumurtalardı ve son kullanma tarihleriydi deyu düşündüğüm esnada bir arkadaşım aklıma geldi. ( Nereden nereye… Bir kahvaltı nelere kadir işte… Huyum kurusun, sıçramalı düşünürüm. ) Böyle daldan dala düşünedurayım, bayılıp ayılayım; kendimi bir an, eskiden sık sık gazetelerde benzerlerine rastladığım, evden ekmek almak için çıkmış da geri dönmemiş genç kızlar gibi hissettim. Düşünce akışım da aynı böyleydi. Ne diyordum? Arkadaşım diyordum.

Kendisi aramızdan biridir; insandır. Sabahları uyanır, yüzünü yıkar, yola koyulur, işe gider. Maaş alır, sigortalıdır; insandır. Karnı acıkır, yemek yer; insandır. Kendi meşrebince zevkleri vardır: Bunlardan biri kitaptır. Bazan kitap okumak eylemi bazan de salt kitapların kendisi ilgisini çeker. Onlara sahip olmaktan hoşnuttur; insandır. Ne dört duvar bir kitaplığı, ne alçak bir komodini vardır. İkisinin arasında bir yerde, ortalama bir okurdur. Aklıma gelen geçen yaptığımız bir sohbetti. Bir yere yetişmiyeceksiniz ve acele etmezseniz, anlatacağım. Sabredin, efendim, sabra inanın. Yaptığımız sohbet, kelimeleri bire bir ve cümleleri yeri yerine hatırlayamayacağım fakat, özetiyle ve elbette taraflı yorumlarımla aşağı yukarı şöyleydi.

Güncel edebiyattan haz etmediğini dile getiriyor; klasik romanları okuyor, onların aşırı muhteşem ve de bugünkülerle kıyaslanamayacak ölçüde dolu dolu, lezzetli olduklarını düşünüyordu. Onları okurken farkında olmadığı bir güven duygusu hissediyordu. Aslında sebebi basitti: Klasik dediğimiz eserler o günlerde üretilmiş yüzlerce eserden bugüne gelmiş ( muhtemelen geleceğe de kalacak olan ) onlarca eserden bazılarıydı. Raf ömrü uzun endüstriyel yumurtaların her daim güven verdiğini, lakin kısa olanların tedirginlik yarattığını bilirsiniz. Bilmiyorsanız, daha demin yukarda anlattım. İşte onun ( hatta çoğunluğumuzun ) klasik roman sevgisinde de, yumurta-sonkullanmatarihi ilişkisine benzer bir orantı söz konusuydu. Hani son kullanma tarihi ne kadar uzaklaşırsa bugünden, alınacak ürün de o denli afiyetle yenir. İşte klasik dediğimiz eserlerde de durum şöyle işliyordu: Üretim tarihi ne kadar uzaksa, alınan lezzet, -içi nasıl olursa olsun- o kadar artıyordu. Benim sorunsallaştırmak istediğimse şuydu: İçerik o döneme hastı ve bugünde karşılığı olmayabilirdi. Yani içinde bayatlamış düşünceler, çürümüş ifadeler mevcut olabilirdi; içeriği beş para etmeyebilirdi. İçinde bugün komik bulduğumuz ( o gün itibar gören) veya tam tersi kuvvetli bulacağımız-bulduğumuz ( o gün hakir görülen ) söyleyişler barındırabilirdi. Kısacası, her şey herşey olabilirdi. Benim onda takıldığım bu klasiklere olan sevgisinden ziyade güncel edebiyatı çamurlaması, insafsızca ve basit dayanaklarla alaşağı etmesiydi. Hatta dişe dokunur dayanağı bile yoktu, kendisinden başka. ‘’Yenileri sevmiyorum,’’ diyordu. ‘’kötülerdi.’’

İçinden geçtiğimiz şu çağda her gün yüzlerce kitap basılıyor ve satışa çıkıyor olabilir. Olsun. Bu teknoloji gelişkinliğini ve sürat farklılığını hesaba katarsak ‘dün’ de bu durum çok farklı değildi. Bugünü hız ve unutma çağı sayıyorsak ve basılan eserlerden bir on yıl sonraya kalacak olanları ayıklarsak; dünü yavaşlık ve dikkat çağı sayıyorsak ve basılan eserlerden bugüne kalanları ayıklarsak, oranlar hemen hemen aynı çıkar. Bugüne kalanlar dünün toptan nitelikli olduğunu göstermez. Bugüne kalanlar sadece iyi oldukları için bugüne kalmışlardır ve dünün çöplüğünün ne kadar kabarık olduğuna işarettirler. Bu yeni romanlar, öyküler ve şiirler için de geçerli. Bugünde üretilip yarına kalma ihtimali olanların azlığı bugünün hepten çöp olduğu anlamına asla gelmez.

Fakat o arkadaş bu ‘sonraya kalış’ın,- özlemli dezenformasyondan mustarip, yeni’den ve çeşitlilikten daima korkan fosilleşmiş ihtiyarlar gibi,- geçmişte üretimin nitelik baz alınarak yapıldığından olduğu düşüncesindeydi. Yani birçok konuda yapıldığı gibi edebiyat için de o meşhur, pek sağlıklı olmayan ‘geçmişin masumiyeti ve pirupaklığı’ önermesini kullanıyordu. Okurken huzurlu ve kaygısız hissediyordu. Çünki birkaç asırlık ortak kanaat mevcuttu: Klasikler klasiklerimiz. Okurken doyduğunu hissediyordu. Çünki o eserler kahvaltıya her daim konulan yumurtalar gibiydiler, doyurucuydular. Yağ ve protein oranı yüksektiler. Elbette böyleydiler, çünki onlar klasiktiler. Urla Enginar festivali güzeli, Alaçatı ot festivali güzeli, Ordu fındık güzeli, Kayseri Pastırma güzeliydiler; onlar seçilmiştiler. Size bir sır vereceğim, fakat kimseye söylemeyin, olur mu? Bu yeni ile eski kıyaslama meselesi var ya esasen… Birincisi, şu yıllanmış şarap saçmalığı gibi bir şeydi. İkincisi ve daha önemlisi: Yeniyi değersiz, sabun köpüğü ve çıtır-çerez olarak nitelemenin altında bir o kadar da oku oku bitmeyecek ve asla yetiştirilmeyecek devasa bir kütüphane görülmesi yatıyordu. O arkadaşın da desteksiz sallarken özünde korktuğu buydu: Hangi birini okuyabilir, yetişebilirdi ki? Fakat mesela onu alalım dondurup yüzyıllık bir uykuya yatıralım ve bundan haberi olmasın, tekrar uyandıralım. Önüne bugünden yüz yıl sonraya kalmış eserleri koyalım bugün beğenmediğini belirttiklerini o gün yerlere göklere sığdıramayacaktır. Yeni yeni yeni yeni yeni her gün bir yeni daha, üşeniyordu işte. Kolaycılıkla, iyisi mi, üstelik kulaktan dolma sığ yargılarla “Yeni edebiyat mı ı-ıh niteliksiz adeta sabun köpüğü. Bir Karamazov, bir Anne Karerina yahut bir Çehov ya da Bir Dickens ya da Goriot Baba var mı? YOK! “ diyordu. Sanırsın tüm eskiyi hatmetmiş üstüne de yenileri okuyarak doktorasını yapmış da gelmiş, haspam! Yeniler kim diyorsun, üç beş dergi gazete yıldızından örnekler vermekle yetiniyor. Peki, klasikler kim diyorsun, bugün anaokulunda bir çocuğu çevir milli eğitim bakanlığı yüz temel eser listesini okumamış da olsa, annesinin babasının adı gibi hepsini sayar; o da oradan biliyor. Ah, soykam!

Soykam, soykam, soykam… Efendim, efendim, iyi misiniz, efendim? Gözümü bi açtım: Kasiyer çocuktu. Gözümü bir daha açtım: Beyaz fayansların üzerindeyim. Ne olduğunu sordum. Beş dakika önce yumurta istedikten sonra birden yere uzandığımı ve mırıldanmaya başladığımı anlattı. Ayağa kalktım. İçime kuvvetli bir görev yerine getirme hissi oturmuştu. Telefonumu arandım, yoktu. Sivilceli ve gözlüklü kasiyere bakıp telefonu olup olmadığını ve kullanmak istediğimi söyledim. ‘’Var, ama kontörüm yok.’’ diye yanıtladı. Hiç mi yok dedim, ödemelik bile mi? ‘’Var, ama eksideyim.’’ dedi. Ne kadar eksidesin diye sordum. ‘’Eksi beş.’’ dedi. Kaça kadar yolu var, dedim. Başını eğdi. Yalan söylemişti. Utandı çünkü demin kontörüm yok demiş, şimdiyse var ama ekside diyordu. Patladım. ‘’Terbiyesiz, şapşik!’’ diye üzerine bağırdım. ‘’Zaten düşmüşsün, biraz daha düşsen ne olur? Ver ulan şu telefonunu da.’’ dedim. Verdi. Ekranı kırık akıllı bir telefondu. Numarayı çevirirken küçük bir engel çıktı. Ekran kırığı arayacağım numaranın son iki numarasından geçiyordu. Bastım, bastım işlemedi. Kasiyere baktım. Bön bön bana bakıyordu. Bu sayıları ne yapacağız, dedim. ‘’Ha onlar mı, kolay efendim.’’ dedi. Kafasına bir şaplak atıp ”Ne biçim konuşuyorsun lan sen, bana efendim deme, daha düzgün hitaplar bul!” dedim. Alışkanlık işte, tamam beyefendi dedi. Kopyala yapıştır yöntemiyle numarayı yazıp, telefonu geri verdi.

Sözde klasik sever şahsı arıyordum. Geçen yaptığımız sohbete binaen yarım kalmış olanları tamamlayacak, fazla olanları azaltacaktım. Telefon çaldı, çaldı; açmadı. Unutmuştum: Tanımadığı ve kayıtlı olmayan numaraları açmazdı. Kendimi tanıtıp ara beni diyerek mesaj yazdım. Hemen aradı. Açtım. Hal hatır sordu. Hiç oralı olmadan direkt konuya girdim. ‘’Sen nostaljik dezenformasyondan muzdarip bir zavallısın. Yaşayan ve bilhassa yaşıtın olan herşeyden nefret ediyorsun. Onları kıskanıyorsun. Çünki sen çok arzuladığın halde onlardan birinin mertebesinde değilsin. İçinde bir ses asla orada olamayacağını da söyleyip duruyor. Üretenler safında değil, aşağıdasın. Aşağılıksın. Yeni’ye yetişmen mümkün değil. Bu hisler etrafında daima yer altındakilerden, ölüleri sevdiğinden bahsediyorsun. Beğendiğini söyleyebildiğin çağdaş yazarlar bile ölü. Mezarlıklar müdürüsün. Oysa yeni’den korktuğun için eskiye sarılıyorsun. Çünkü üretemediğin için en azından kalifiye bir edebiyat okuru olarak anılmak istiyorsun. Şimdi anlıyorum da, sesinde ne var biliyor musun, söyleyemediğin sözcükler var. Nasıl birisin ulan sen! Söylediğin her şey söyleyemediklerinin maskesiymiş. Allah’ından bul, haysiyetsiz. Alçak!’’ deyip suratına kapattım. En son telefondan hıçkırık ve burun çekme sesleri geliyordu. Abartıp, abartmadığıma tarih karar verecek, fakat yaptığımdan ötürü rahatlamış kendime gelmiştim. Öfkenin adresini bulmasından daha güzel bir haz kaynağı yoktur ve ben doğru adrese yollamıştım. Hoş, bir iki tokat da atasım vardı, fakat kalsındı. Çünkü bazan sözel baskınlık fiziksel şiddetten daha doyurucudur.

Bu tuhaf marketler zincirinden alacaklarımı alıp, hesabımı ödedikten sonra dışarı çıktım. Mis gibi bir hava vardı, güneş gözlerimi kamaştırıyordu. Gerindim. Gözlüklerimi takarken sokağın bitiminde kaldırıma oturmuş sigara içen efkârlı birini gördüm. Büyülü reyondaki ak saçlı gizemli çalışanın ta kendisiydi. Ya da ben ona benzetiyordum. Biraz ilerledim. Ona doğru yönelecek gibi oldum, bana baktı. Hiç tanışmamışız, hiç konuşmamışız, hiç omzuma dokunmamış gibi bir bakıştı bu. Gülümsedim. Gülümsemedi. Sigarasından bir fırt daha çekip, uzaklara baktı. Aramızda hiçbir şey yaşanmamış gibi ters yöne devam ettim ben de. Belki de o değildi, belki de tam bir profosyoneldi ya da evet, evet ben ona benzetiyordum galiba. 😦 Sokağı dönerken ıslık sesi duydum. Geldiği yöne doğru baktım. Kimse yoktu, fakat bir ses iki kere ‘’Değişimi kabul et ve reyona inan.’’ diyordu. Parmaklarımı dilimin üstüne koyup tüm sokağı inleten bir ıslık patlattım. Gülümseyerek 🙂 yürümeye devam ettim.

Apartmanın önüne geldim. Anahtarı almamıştım. Zile bastım. O sırada karşı kaldırımda oturup bembeyaz dondurma yiyen kara kavruk çocuklar gördüm. Çağırdım. Birisi geldi. Yaman birine benziyordu. Beş lira uzattım ve küçük esnaftan dört tane yumurta almasını, üstüyle de keyfine göre takılmasını söyledim. İki dakikada gidip döndü. Gözlerime inanamadım. ‘’Ne kadar hızlısın. Senin adın ne, çocuk?’’ dedim. Konuşması biraz tuhaftı; mekanik ve yavaştı. ‘’Benim adım Üzeyin Bot. Ailem ve arkadaşlarım beni Üzeyin Bot olarak çağırır.’’ dedi. ‘’Bu adı asla unutmayacağım.’’ deyip, gülümsedim. Paranın üstüyle aldığı her ne ise, onun havasını atmak için hızlıca arkadaşlarının yanına döndü. Kapı açıldı. Binaya girdim. Asansöre baktım, dokuzuncu kattaydı. Beklemedim. İki kat yukarda oturuyordum, yürüdüm. Dairenin önüne geldiğimde anahtarı kapının üstünde unuttuğumu fark ettim. Ah şu mülkiyet ürküntüsü: İlk düşüncem acaba hırsız girmiş midir oldu. Kapıyı açtım ve arkasından Çiko çıktı. ‘’İnanmıyorum, hayatta mısın halen!? Bu kadar gecikince bir an seni organ mafyası kaçırdı ve işleri bitince şehir dışında büyük bir çöplüğe bırakmışlardır diye sevindik. Şaka, şaka. Hoş geldin, nerde kaldın, büyük kara kedi? Endişelenmeye başladık yahu. Arayıverdik. Telefonunu da almamışsın.’’ dedi. Çiko sevgilimin arkadaşı ve kedisiydi. Erkekti, bir yaşındaydı ve yürüyen gri bir yastığı andırıyordu. Küçük tatlı bir rekabet dışında aramız iyiydi, birbirimize saygı duyardık, fakat pek konuşmazdık. Daha doğrusu ben ona daima hikâyeler anlatır, havadan sudan muhabbetler açardım, fakat o vakur duruşunu hiç bozmaz, asla benimle konuşmazdı. Kelimenin tam anlamıyla lordlar soyundan safkan bir scottish fold’du. Genç yaşına rağmen türlü badireler atlatmış, birçok bıçak yarası almıştı. Yıllanmış şarap gibi kıymetli, delikanlı bir kediydi. ‘’Neler oldu bilsen. İçeri geç, anlatacağım.’’ dedim. Bugün ilk konuşmamızı yapmış olduk. ‘’Ayrıca benimle konuşmuş olmana sevindiğimi bilmeni isterim.’’ diye de ekledim. İki iri boncuk gibi gözleri olan Çiko önce gözlerini kıstı, sonra bıyıklarını yaydı ve dişlerini göstererek gülümsedi. ‘’Her şeyin bir zamanı var, büyük kara kedi. Fazla hırslısın. Ne istiyorsan hemen o an olsun istiyorsun. Olmaz. Dünya yalnızca senin iradenle dönmüyor. Senden gayrı binlerce milyonlarca irade var. Hayat biraz da senin ve bu diğer iradelerin toplamı. Korkma. Acele etme. Sükunet, sabır ve emek yoldaşın olsun. Sen sadece değişimi kabul et ve reyona inan.’’ deyip, göz kırptı. O an dünya üç saniyeliğine daha güzel oldu. Bir poşeti dişleri arasına aldıktan sonra da o asil soylu yürüyüşüyle içeri ilerledi. Kapıyı kapatıp, mutfağa geçtik. Artık,- değil sadece serpme kahvaltıcılara, çünkü ürkek davranmaktan vazgeçip hedefi büyütmüştüm,- cümle âleme nispet yapmak için hazırlayacağım kahvaltıya koyulabilirdim. Koyuldum.

Malzemeleri poşetten çıkartıyor, ihtiyacıma göre sırasıyla diziyordum. Çiko bacaklarıma sürtünüyordu ve banyodan duş sesleri, açık olan pencereden de hafif tatlı bir esinti geliyordu.

Bir Facebook Hikayesi: Remzi’nin Uygun Açıdan Çekilmiş Filtresiz ve Trajikomik Yalınlığı

‘’Şimdi tam zamanı!’’ diye bağırdım.

Günlerdir tek bir iç karartıcı toplumsallaşmış olay olmamıştı çünki. Ne bir canlı bomba, ne bir tecavüz, ne bir şehit. Ortalık sakin görünüyordu. Coşkuya dair, öfkeye yahut güvenliğe veya ölüme veyahut kolektif özgürlüklere dair her hangi bir ses seda yoktu. Evli evine köylü köyüne, her şey süt limandı; şehirli kanepesine yahut butik cafe’sineydi. Fakat kavgaya, şamataya, kan, gözyaşı ve endişeye öylesine alışmıştım ki içimdeki o zalim şüpheyi kaldıramıyordum bir türlü. Gerçekten gürültüsüz patırtısız bir gün müydü bu? Evhama lüzum yoktu; henüz kimse neşeli bir şarkı yahut mükellef bir kahvaltı fotoğrafı paylaşmamış dahi olsa, galiba öyleydi. Gürültüsüz patırtısız bir gündü. O yüzden tam zamanıydı.

Toplumsal hareketliliğin durulup dinmiş olduğundan iyice emin olduktan sonra Facebook hesabıma bismilllah diyerek giriş yaptım. Adım Remzi. ‘’İnşallah kötü bir şeyler olmaz’’ diye de ekledim aceleyle, hemen peşi sıra söylemezsem tılsımını yitirecekmiş de sıkıntılar baş gösterecekmiş gibi. Kötülüğün, siyasetin ve barbarlığın bu denli yayılmasına artık dayanamıyor, belediyenin parklar ve bahçeler müdürlüğüne bağlı, kendi evime yakın ormancıklardan sonra nefes alınacak son alanlardan biri olduğunu düşündüğüm sosyal medyanın da bu kirlilikten kaçamamasından ötürü acılar çekiyor, temkinli davranıyordum. Beni mazur görün. Epeydir bu yaygın olarak hor kullanılan müthiş ifade aracı Facebook’a ol sebeplerden ötürü uzak kalmıştım. Aslında biraz başka sosyal ağlarda gezinmiştim de, bunu kimseye söylemeye dilim varmıyor, af buyrun herkesten saklıyordum. Böylesi daha kulağa ve gönle cool’du. E-mail adresimle şifremi yazmış, enter’a basmış ve artık içindeydim. Kalbim küt küt atıyordu. Unutulmuş fakat bildiğim bir ormana girmiş gibiydim. Derin derin soludum. Bu iklimi özlemiştim ve ciğerlerime böbreğime ilik kemiklerime değin işlettim. Butonlara, görsellere dokundum. Gözlerim nemli nemli bildirimler sekmesine bakındım. Kırmızı ibareli mesaj simgesine sarılmak istedim, sağ tarafta tanıyor olabileceğin kişiler sekmesinde sanki özellikle bana sırıtıyormuş gibi bakan ekleşilmemiş akrabalarımı görünce kendimi tuttum. Sıra gecelerine yaraşır derunî bir ah çektim. Ah, ah! Sonra giriş yaparken bismilllah dememe şaşırdım, şaşırmasına da, bunun da üstesinden geldim. ‘Bütün insanlar böyledir’ dedim, ‘zora gelince imdat çekicinin bile kutsal olduğunu düşünür, ona taparlar.’ Sonra bu imdat çekiçli aforizmatik tümcemi not almam gerektiğini düşündüm; belki günün birinde hayatımın romanını yazar da, orada kullanırdım. Kalem nerdeydi?

Böyle durgun ana sayfada gezinirken, profilime girip eski iletilerime bakındım. Geçmiş bugünden bakılınca her daim bir çocukluksa eğer, ne türlü çocukluklar yaptığıma bir bir aşağıya doğru bakındım. Nasıl şarkılar paylaşmıştım öyle!? Aşk acısı mı çekmiştim yani? Hayır, bu mümkün değildi. Çünkü kalbimi ameliyatla aldıralı uzun yıllar olmuştu ve o vakitler sosyal medyanın esamisi dahi okunmuyordu. Peki, ya o fotoğraflara ne demeli? Bu filmleri kendim mi izlemiştim yoksa Tumblr’dan çalıp çalıp caka satmak için buraya mı yerleştirmiştim? Belki de o vakitler sinemacı bir bağyan vardı, ondan hoşlanıyordum; onunla yakınlık kurmak için yapmıştım tüm bunları. Baksana şuna Bela Tarr diye bir adam paylaşmıştım, oysa onun bir filmini izlemiş ve anlamsız bulmuştum. Saçma sapan, karanlık ve gereksiz uzun bir filmdi. En sevdiğim film Ali’nin Sekiz Günü’ydü. Adım Remzi. Ben bir bakkaldım. Her türlü kurmacada özdeşlik ararım. ‘’Kardeşimsin, helal, yakışır, baba büyüksün, hatuna bak taş taaaaş’’ gibi ifadelerin dışında bu paylaşılanların benimle bir alakası yoktu işte. Ya birisi hesabımı çalmıştı ya da hafızam epey zayıflıyordu. Doktorumun son dediklerini hatırlamaya çalıştım, bulamadım. ‘’Margarinler’’ dedim ‘’anne yarısıdır ve alzheimer’a yol açarlar.’’ Bu laf da neyin nesiydi şimdi? ‘’İnsan çocukluğunun bir kısmını önüne katar, bir kısmını geride bırakır, bir kısmını da kambur olarak sırtında taşır.’’ da dedim. Konuşan ben miydim? Sanmıyordum. Adım Remzi. Bu aralar hatları karıştırıyordum. Düşünmekten sıkıldım, profilimde gezinmeyi bıraktım. ‘’Aman.’’ dedim.

Ana sayfaya döndüm. Aşağı hareket etmekte tereddüt ettim. Kişisel hayatlarında tatmini bulamamış da öfkesini siyasete kanalize etmiş tanıdıklarımın mutsuzluk kokan paylaşımlarını görmek istemiyordum. Buram buram duygusal, politik açıdan noksan, vicdan yazılarından da sıkılmış, o yüzden buradan kaçmıştım zaten. Böyle böyle aşağı inmeye tereddüt ettim bir süre. Ayrıca baskı ve şiddete o denli alışmıştım ki farkında olmadan, gündemin süt liman olmasından ötürü oluşan boşlukta ne yapacağımı bilemedim. Yoksa hazır girmişken şu imdat çekiçli aforizmayı Facebook’ta durum güncellemesi mi yapsaydım?

Yok, olmazdı. Ya şiddetli bir patlama haberi gelseydi… Güncelleme arada kaynayıp heba olup gidebilirdi. Çünki böylesi kaotik zamanlarda toplum böyle şeylerle ilgilenmeyi ayıp sayar, gizil bir biçimde yasaklardı. Perdeyi açıp, camdan dışarı bakındım. Bugün hava güzeldi. Peki ya patlama haberi gelmezse, ki bugün öyle gözüküyordu, gelmeyecekti. Bu yüzden güncellemeyi yapmalı, paylaşmalıydım. Şüphesiz vatanımın ve milletimin buna ihtiyacı vardı. İmdat çekiçli tümcemi bir daha kafamda evirdim çevirdim, sonra seslice söyledim. Epey bi beğeni alırdı bu. Çok beğeni alırdı bu. Fena alırdı bu. Net! Fakat karar veremedim. Burada kullanırsam, gelecekte yazacağım romanımda da kullanmam kendimi tekrar etmek ve doğurgan olmamak anlamına gelecekti ki, bu suçlamaya metabolizmam dayanamazdı. Çare için kara kara düşündüm.

İşin içinden çıkamadım. Ne romanıma kıyabildim, ne sosyal ağıma. İçimi bi hüzün kapladı. Bu kararsızlık ve burukluk cümlemin gözümdeki büyüsünü ve gücünü arttırdı da, arttırdı, büyüttü de büyüttü; dünyaya yaydı da yaydı. Cümle artık benim o an için uydurduğum değilmiş de, tanrıların üflediğiymiş; Homeros’un anlattığı, Gabriel Garcia Marquez’in yazdığıymış gibi oldu. Hayranlığım önce cümleme, sakinleşince sonra kendime döndü. Döndü de, kalem bulamadığım için dilimle ıslattığım parmağımı kullanarak toz kaplı masaya yazmak suretiyle cümleyi not alıp şenlenmeye bıraktım, yani demlenmeye. ‘’Tohumu toprağa bıraktım’’ diye düşündüm, ‘’bir gün elbet meyve verir, fakat daha önce şu işi halletmem gerek.’’ dedim. Adım Remzi. Çiftçi değilim, metropolde büyüdüm ve toprağa dair bu bilgim nerden geliyor, bilmiyorum. Yarım aklımı cümleme bırakıp kalan yarım aklımla da projemi gerçekleştirmek için harekete geçtim.

Ana sayfada hızlıca gezindim: Hukuksuz gözaltılar, Tecavüzcü bürokrasi, Komik Videolar, Başkanlık hevesi, Şarkılar, Nükleer Santraller İnadı, Vicdan yazıları, Zlatan İbrahimoviç golleri, Kürtlerle orta düzey savaş, Hayır de, Evet de, Kısmetse Olur, Umut Sarıkaya Karikatürleri, Polis Şiddeti, Çevre Kampanyaları, Nihat Doğan, İkinci Yeni Şiirleri ve Survivor. Liste aynı içerik farklı renklerle uzayıp gidiyordu. Hakikaten her şey her zaman olduğu gibi sıradandı, henüz ulusal çapta toplumsallaşacak kıymette bir acı olay yoktu. Arada iki üç komik video ve bir iki karikatür olması içimi iyiden iyiye ferahlattı. Kendimi güvende ve huzurlu hissettim. ‘’Şimdi tam zamanı.’’ dedim.

Bu iş için diye düşündüm olmazsa olmaz koşullardan biri güvenli ortam, ikincisi de zamandı. Uygun zaman. Saatime baktım. Öğle üstüydü. Ve hafta içi. Mesailer bitmek üzere. Şimdi, şu an, insanların maaşları oranında emek harcadıkları zamanlardı. Sabah öfkeli ve mutsuz olurlar, fakat öğleden sonra günün bu saatlerinde iş bitimine yaklaşıldığı için mutlu olur, daha bir canlanır, patron aşığı olurlardı. ‘’İşte ben’’ dedim ‘’tam bu huzurda yakalayacağım onları. Hızlıca işleri bitirmiş, mesai bitişini beklerken, merakla girdikleri Facebok’ta şaşırtacak ve hayran bırakacağım onları. Gözlerine bayram, günlerine renk gelecek!’’

Masaüstümde oluşturduğum kilitli ÖZEL KARELERİM klasörünü dikkatle açtım. Karşıma üç klasör daha çıktı. Birincisi IŞIK GÜZEL FAKAT AÇI İYİ DEĞİL klasörüydü, geçtim. İkincisi AÇI GÜZEL BEN GÜZEL BUNA BİR FİLTRE GEREK klasörüydü ki, aradığım burada da değildi. Üçüncü klasör NAZARLARDAN KORUSUN klasörüydü ve işim tam olarak bunun içindeydi. Kutsal bir mekâna girer gibi hayranlık ve korku karışımı bir duyguyla çift tıkladım. İşte oradaydı.

Yüzyıl sonra araştırmacılar bulduğunda o kadar çok kıymetlenecek nadide halim vardı ki, bunların şimdiden tarihi eser sayılmamasına şaşırdım. Adım Remzi. Vergisini düzenli ödeyen bir vatandaşım. Kültür Bakanlığı’nı göreve çağırıyorum. Sol alt köşesinde nazar boncuğu sağ alt köşesinde de pas parlak bir yıldız işareti bulunan fotoğrafıma bakıp ‘’Allahım şu tatlılığıma bak, ne kadar güzelim, tü tü maşallah. Kızlar bana kurban olsun.’’ dedim. İşte bu fotoğrafı profil fotoğrafım yapmak istiyordum. Adım Remzi. Bekardım ve henüz aile kurmak istemiyordum.

Tam geçen canlı bombaya denk geldiği için koyamadığım bu fotoğrafı bu sefer ne pahasına olursa olsun profil resmi olarak güncelleyecektim. Birden aklıma bunun filtresini o günkü hava durumundan ötürü oluşmuş o günkü ruh halime göre soluk olarak ayarladığımı, fakat bugünse hiç öyle hissetmediğimi ayrıca havanın da çok güzel olduğunu haliyle daha canlı bir filtre kullanmam gerektiğini düşündüm. Böyle kararsız beklerken içimi kötü bir olay olacak hissi kapladı. Filtresinden arındırılmış öylece bıraktım fotoğrafımı. Derin nefes aldım.

Fotoğrafı koymaktan vazgeçtim. Bir şey olmuştu fakat kimse bana haber etmiyordu işte. Aslında bugün milli yas tutuluyordu da, GSM Operatörleri ve Bankalar, bana söylemek istemediklerinden ötürü bilerek SMS atmıyorlardı. Hemen haber radyolarını ve internet gazetelerini açtım. Son dakika haberlerini kovaladım.

Yok. Yoktu. Yurt dışında, Avrupa’da veya Ortadoğu’da bir sürü patlama yahut katliam vardı, fakat yurt içinde yoktu. Ohh! Bu iyiye işaretti, en az bir kaç gün daha burada bir patlama olmayacağı anlamına gelirdi bu. Zaten en son patlama iki hafta önce olmuştu ve bir buçuk yıldır düzenli olarak her ay patlama olduğuna göre, bir sonraki patlamaya henüz iki hafta daha vardı. Boşuna evhamlanıyorum deyip sevindim. Tekrar seçtiğim fotoğrafıma ve saatime baktım, en iyi beğeni-sonuç için uygun zamanlardı. Bereketli bu vakitlerin bitimine henüz çok vardı. Fakat yine bir şey oldu. Aniden Avrupa’da akrabalarım olduğunu hatırlayıp, tekrar son dakika haberlerine baktım. Onların oldukları ülkeleri aklımdan geçirdim. Bir yandan da haberleri okudum. Patlama başka Avrupa ülkelerinde olmuştu, rahatladım. Oh!

Tam fotoğrafı koymuş, yayınla butonuna basacaktım ki yine durdum. Çünkü yurtdışındaki akrabalarım bu ülkenin hangi şehrinde olursa olsun bütün toplumsal olaylarda beni arayıp, endişelerini belirtmişti. Uygar bir insandım, aynısını ben de yapmalıydım. Yoksa laf gelir, eleştiri alır ve arada bir çikolatayla dahi düzeltilemeyecek  telafi edilmesi zor kırgınlıklar oluşturmuş olurdum. Bu yüzden kuzenimlerime nezaketen “Zaman kötü, kuzen, kolla götü ahaha” diye endişelerimi ve iyi dileklerimi belirten tek kalıp bir mesaj yazdım. Sonra da doğru ışıkla uygun açıdan çekilmiş halis mulis nofilter fotoğrafımı profil fotoğrafı olarak yerleştirip, yayınla butonuna bastım. Basar basmaz ‘’Bu fotoğraf efsane olacak, efsane!’’ diye bağırıp, masaya avcumun içiyle sertçe vurdum ‘’Şimdi görsün bakalım, millet. Tarafımdan tarih yazılıyor.’’

Adım Remzi. Margarinler çocukluk yarasıdır ve bu yaraları hayatımız boyunca yüzümüzde taşırız diyordum. Konulu tarihi romanlara bayılırdım.