BAZEN İNSAN – 29

İnsan anne veya babasına hayranlık duyup onları ilahlaştıran; onların oluşunu kendi oluşuna yalnızca temel değil, çatı da kabul eden; onlardan onlara bir kedi gibi sırnaşarak sevgi ve onların buyruklarına bir köpek gibi uyarak takdir almak isteyendir bazen. Temel besin membaını burada bulandır hani.

Fakat çoğu zaman ilgi, sevgi ve takdir yerine ayrımcılık, kayıtsızlık ve merhametsizlik görendir de. Hatta umduğunun aksine bunlara maruz kaldıkça azıtıp, evcil bir kedi veya köpek bürokratlığından, çaresiz ve hüzünlü birer sokak köpeği/kedisi azgınlığına dönüşüverendir de- azıcık, orta karar veyahut çok ‘yemek’ bulduğu her avuçtan yeni bir tanrı yaratan. İnsan

ölümü görüp sıtmaya razı olandır hani.

Bazen İnsan – 28

İnsan anne veya babası gibi olmak istemeyen, onların kaderini kendi yazısı kılmaktan imtina eden, onların hayatını düşük kabul edip, onlarınkinden bir karış dahi olsa yükseğe, mümkünse daha yükseğe, mümkünse bu yüksekten de yükseğe, hatta şöyle ki mümkünse o yukarı saydığı konumdan geri dönüp baktığı vakit o düşük saydığı konumu bir leke-nokta olarak dahi göremeyeceği bir yükseğe tırmanmak isteyen ve bu uğurda kendi ruhunu maaşlı bir işkenceci özeniyle kamçılayandır bazen. Acel ve ecelin kıskacında olan yüceler düşkünü bir ruhî cücedir hani.

Üstelik kimi zaman bu gocunma duygusuyla amaçladığına ulaşandır, fakat ulaşmak için geçen vakitte ruhuna öyle yaralar almış ve vermiş biridir ki, olduğu yerde bir türlü iflah olamayandır da. Yani aslında insan kendisini yukarı sayıp, yüce gördüğü konumlara harekete geçiren ve kimi zaman kendisini oraya ulaştıran itki ile bir zaman sonra aşağı sayıp, bayağı bulduğu yerlerden de aşağı konumlara düşürenin aynı itki olduğunu fark edemeyendir bazen. Acel ve ecelin kıskacında korkusuna müebbet mahkum olandır hani.

TALİHİN KISMÎ ANATOMİSİ: KERİM’in KAHVEHANE GÜNCESİ ve HER ŞEYDEN BİRAZ ÇAYI


‘’ölüyoruz demek ki yaşanılacak…’’
İsmet Özel

 

Sıradan bir eşya, silik bir görüntüydüm. Birini öldürmeli yahut çocuk doğurmalıydım. ‘’Burdayım, buradayım, burada!’’ diye bağırıp pazarlarda, otogarlarda yahut kent meydanlarında gözyaşları içinde koştururken geçmekte olan herhangi birine sarılacağım günlerin yaklaştığını hissediyor, korkuyordum. Üstelik bu sarılacağım bir insan değil, eşya bile olabilirdi.

*

‘’İş ve İşçi Bulma Kurumu mu ulan Allah!?’’ cümlesiyle tamamen uyandım Salih’in. Başımı tam kaldırmadan yana çeviriyorum. Galatasaray Başkanı Ünal Aysal taraftara çilek sözü vermiş. Atletim sırılsıklam. Önümde Fotomaç. ‘’Bu karda kıyamette Allah işsizlerin ve evsizlerin yardımcısı olsunmuş.’’ İçim geçmiş, uyumuşum. Sobanın şu samimi ve saldırgan sıcaklığı mayıştırıyor hep beni. Şu Mart da gitse. ‘’İşleri güçleri yalan, yurdunu siktiğim düzenbazları!’’ Kışın başından beri işsizim. İşsizlik ve uykusuzluk kardeştir diye bağırmak istiyorum. Beylik ifadeler oldum olası beni cezp eder. Biri çay ısmarlasa da içsem. Beleşe içmesine içerim de, birisi ısmarlamak istediğinde daha bir tatlı geliyor şu çay. Kış uykusuzluğu. Amma dalmışım. Kollarımı masada kavuşturup, kafamı da üstüne bırakmışım. Ne kadar böyle uykudayım acaba? ‘’Allah TOKİ mi? Diğ mi Salih?’’ diyor sahibini çıkaramadığım bir ses. Beynim bu ilk uyanış vakitleri tam randımanlı çalışmıyor. Kafamı kaldırıyor, gözlerimi kırpıştırıyorum. Hunharca gülüyorlar; karınlarını tuta tuta hepsi ve tükrükler saça saça. Salih fikrî onaylanmanın ve artan gülüşmelerin etkisiyle kadim gazagelenkişi piyesini oynayarak haksızmıyımhe-haksızmıyımhe-değilimdiğmi-değilimtabii diyerek bakıyor tek tek denkleştiği her bir göz bebeğine. Sonra bende durarak ‘’Haksız mıyım be Kerim sen söyle he? Hayır, herif yardım etme kudretindeyse bile olmuyor işte birader yardımcı zorla mı?’’

Üçüncü sayfası açık kalmış bir başka gazete. Sevgilisinin-nikâhsız-eşi-tarafından-bıçaklanarak-öldürülen-Gürcü-kökenli-kuyumcu. Takılıyor bu tamlamaya gözlerim. Çözmeye çalışıyorum. Bir sinsilik var ama ne? Nikahsız yazdığına göre, resmi değil imam. Veya dost hayatı veya açık ilişki, bilemem, tek bildiğim ilişkinin devlet nezdinde tanınmamış oluşu. Bu cepte. Maktulün Gürcülüğünün buradaki rolü ne, onu çıkaramıyorum ama. Yani anlamadığım şu öldürülen kişi yerli olunca öldürülen Türk diyor muyuz, demiyoruz. Öldürülen kuyumcu yerli olunca falanca ilçedeki Türk kuyumcu diyor muyuz, onu da demiyoruz. Sadece öldürülende değil, öldürende de böyle hangi milletten olduğunu belirtmiyoruz. Peki, ne demeye burada adamın Gürcü olduğunu belirtmiş gazete..? Bu ülke insanları güzel ve temiz de, göçmüş gelenler mi kirli demek istiyor..? Tehlikeli gazeteler. Sinsi gazeteler. Tüm dünya ağrısından kurtulacakmışım hani bunu kavrasam.

‘’Allah bir Keynes bir. Bak yine gitti bu?’’ Tam Gürcülü haberin şifresini çözdüm derken, tamlamanın sırrına vakıf olamıyorum, bir el lap diye konuveriyor çünki önüme. Sevgilisinin nikahsız eşi tarafından bıçaklanarak öldürülen Gürcü kuyumcu gidiyor, tartıştığı karısını balkondan atan adam ile bu tamlamadaki mağdur ve failin birbirlerine sarılı fotoğrafları kalıyor salınarak gözümün önünde. ‘’Hipnoz, uyan kardeş, uçtun sen yine. Rengin soldu. Kötü bir şeyin yok ha, iyisin ya.’’ Sanırım benimle konuşuyorlar. Salih taktı bu lakabı bana. Hepimizin var, bir senin yok, olmaz bulmalıyız, dedi. Buldu. Koşarak girdi kahveye bir gün – Hipnoz- dedi -Hipnoz Kerim.- ‘’Konuşsana, kardeş, dilini mi yuttun, karabasan mı değdi, gülümse geçer. Gülümse biraz, bak bana.’’ Maymunluk ediyor, gözleri, yanakları ve dişleri hemhal oluyor. Önce alnıma, sonra sırtıma değiyor eli. ‘’Oh-ho, sırılsıklam olmuş bu. Kalk üstünü değiştiriyoruz kalk.’’ Kahvehanenin dibine doğru bir paravan var; onun ardında da gündüz kumarcılar ve gece uyku için yer. Salih kahvehanenin sahibi. Orayı bana tahsis etti. Usulca oraya geçiyoruz. ‘’Ön gözde mi, arka gözde yoksa orta gözde mi Kerimim?’’ diyor Salih. İki bavulum var, biri siyah biri gri. Siyahlarda kitaplar ve donlar. Gride giysiler ve kitaplar. ‘’Yoksa hiç temiz atletin yok mu?’’

Birileri okey oynuyor. Taş sesleri düşüyor duvardan. Birileri bilardo oynuyor. 9 numaralı mavi top yapmaması gereken bir şeyi yapıyor ve siyah topa erkenden değiyor. Böyle olmaması gereken olunca bir küfür kulağımı sıyırıyor. Eğiliyorum. Küfür, duvar saatine isabet ediyor. ‘’Bir şeyim yok, ağbi’’ diyorum ‘’İyiyim. İçim geçmiş sadece. Kahvaltısızım. Açım. Bir rüya gördüm, aklım orda kaldı, bir şeyler yesem geçer.’’ Sana da rüyalarına da, turp gibiydin sabahleyin daha, gündüz gündüz ne rüyalanması, gene hangi cıbırı gördün de, hay allah türünden tatlı tatlı söylene söylene ıslak olan atletimi çıkardı yenisini giydirdi Salih. Sağ olsun, bana iyi davranıyor, merhameti bol. Sanırım bende rahmetli kardeşini hatırlıyor. Hiç anlatmıyor, anladığım kadarıyla büyük kavga etmişler. Pişman ve hüzünlü. Doğruluyorum. Küfür saatin yelkovanının ucuna saplanmış ha babam dönüyor.

*

Bir şey yapmalı, bu akışı tersine çevirmeliydim. Korku bende tuhaf bir ikiliğe yol açıyordu. Gitikçe benleşen bir ikilik. Bir kürsüye çıkmalıydım. ‘’Görmüyor musunuz, şurdayım. İşte şurada.’’ Yok oluyordum ve bu duruma hareketsiz kalarak ölü taklidi yapmaktan başka bir çare bilmiyordum.

*

‘’Ne istedin ulan bütün sayfadan. Sikip atmışsın resmen. Boya kitabı mı oğlum bu?’’ Elinde tuttuğu kitaba bakarak bana giydiriyordu Salih. ‘’Vay, vay! Fiyakalı lafmış, değer ama doğrusu. ‘Beni en çok suçtan arınmışlığım tedirgin ediyor.’ Vay! Kim ulan bu herif? Gerisi nasıl geliyor merak ettim şimdi…’’ Kitabı avcunda katlıyor; birkaç kelime fayansa düşüyor, bir süre yere paralel gidiyor bir iki cümle. Usta bir tiyatro oyuncusu gibi oyunu buradan devralıp tiradımı yüzyıla kazımam gerekiyormuşçasına iştahla gözlerini gözlerime dikti Salih. Onu yanıtlamalı ve karaladığım tüm cümleleri ezberden birbiri ardına coşkuyla okumalıydım sanki. Yapamadım.

O güzelim cümleleri okuyamadı, içinde kaldı; ben gözlerinden bunu okudum, yanıtlayamadım içime oturdu. ‘’Konuşulacak zamanda konuşmuyorsun be kardeş. Ayarsızsın. Başka vakit olsa yakınırsın: Medeniyet dediğin ruhunu okeye satmış tek dişi karbonatlı çayın içinde salınan bir ihtiyar. Peh, iptalsin amk. İptal. Kaldır götünü bir şeyler ye de iki oyun atalım. Taşlar öyle tatlı sesleniyorlar ki canım çekti. Şu yeşil dokuzun sesi, dinle bak, atma diyor beni, araya girerim. Üzülürsün. Bak şu da siyah birlinin sesi, nasıl da isteksiz nasıl da cılız ve nasıl da kendinden emin, –hay amk diyor ne vardı şu son balyaya giricek, kimse sevimiycek beni gördüğüne, yine aynı terane, bitse de biri gitsek.– Ha-ha.’’ Kafamı sallıyorum. Kolona sabitlenmiş boy aynasında sararmış yüzümü görüyorum. Kirlenmiş sakallarım, yün atlet ve yağlanmış saçlarım. Kendi kendime Bi ağzımda sigara eksik, diyorum. Gülesim geliyor. Her şeyim tamam.

‘’Ben ön tarafa geçiyorum. Şu kitabı da alıyorum. En çok suçtan arınmışlığı tedirgin ediyor he. Vay. Vay ki ne vay.’’ Kimi cümlelerin altı çizilir, kimi cümlelerinse sağı solu yanı yöresi aşağısı yukarısı ötesi berisi. Bu o cümlelerden biri. Romanın başında yer alması kitaba hacim açısından ziyan dedirtse de, aslında uzun şehirlerarası bir yolculuğun cam kenarı tadında olduğuna dair mütevazı şık bir emare. İlk okuduğumda Oğlum Kerim demiştim kendime Al sana ehil, al sana tarik, buyur geç. ‘’Sigaraları söndürün beyler, uygulama var.’’ Duman oturmuş okeye dönüyor da insanlar üfleniyor sanki. Sinüzitim azdı yine. Başım ağrıyor. Ne vardı şunu dışarıda içseler. ‘’Kerim, kardeş, arka camı aç!’’ Açayım açmasına da, cereyanda kalacağım, sonra niye sık hasta oluyorum, olurum tabii, bünyem zayıf, sinüzitim var benim, neydi şu otun adı, körek mi çörek mi yoksa, burnundan alıyorsun, aman fazla değil ha ölçüyü kaçırma ölürsün mölürsün alimallah, çaresi bir tek ölüme yok şu meredin, kararında, çekiyorsun, üç gün bilemedin beş gün kan sümük gözyaşı acı keder ne varsa atıveriyor burnundan bu, öldüm diyorsun, yandım bittim ben, bir haftaya kalmaz toplayıveriyorsun sonra, ilaç milaç yalan vallaha. Şifa bu şifa. Neydi bu otun adı..
‘’Hangi otun, oğlum.’’
‘’Salih düşüncelerimi de mi okuyorsun yoksa? Hiç mi özelim kalmadı?’’ Gözlerimi belerterek korkuyla bakıyorum.

‘’Ne geveliyorsun yahu kendi kendine. Güpegündüz sinirlerimi bozma benim. Bir iki su çarp yüzüne, kımıldan; çay koydum, nefis. Tomurcuk kattım; tarçın ve karanfil. Peynir simit bir şeyler aldım gel. Seversin sen, biraz da kürt böreği. Sıcacık, pudralı. Hadi, aslanım.’’ Dediklerinin ortasında sesi alçalıyor Salih’in, göz kırpıyor. Duvardaki –içmediğimiz çayı içirtmeyiz- yazısını gösteriyor,  gülümsüyorum. Sanırım kendime geliyorum. Önce sola, sonra sağa geriniyorum. Rüzgar koşarak çıkıyor o esnada. Kesin belime vurmuştur, ertesi güne çıkar ağrısı. Gasteler uçuşuyor, pencere salınıyor. Ünlülere Gözaltı Şoku. İstanbul Narkotik Büro Amirliği’nce düzenl.. ‘’Gene neye daldın, Kerim, hayrola.’’ Okay Hoca’nın şen sesi. Dudaklarımı kıpırdatmadan gözlerimle dalından ayrılmış yerdeki gaste kağıdını anlatıyorum. ‘’Kime n’olmuş yine? Aman beni bulaştırma oğlum. Domino taşlarını almaya geldim. Tövbeliyim gastelere. Aldım, gidiyorum.’’ Hakikaten hiçbir zaman ne gazete okuduğunu ne de bulmaca çözdüğünü gördüm. Onun gazetelere tövbeli oluşuna dair her ağızdan ayrı bir hikaye çıkıyor. Yakında hakikisini öğreneceğim.

*

Eskiden olmamaya çalışırdım; şimdiyse –bu ruhumu yakıyor ama- olmaya. Yok olmayı arzulamak için güçlü bir görünürlükhevesiyleatılantaklalar tiksintisi, var olabilmeyi arzulamak için müthiş bir öyleyseyokum korkusu. Eskiden konuşmaya hevesliydim, çünkü konuşa konuşa biteceğimi düşünürdüm. Bir gün durdum baktım: Bitmiyordum. Kanser hücresiydim. Ve kimsenin kimseyi dinlemeye tahammülü yok vakitlerdi. Bu yüzden sustum. Susmayı denedim. Nereye kadar böyle gidecek bilmiyorum fakat, yedi aydır suskunum. Gündelik sıradan cümleler dışında pek konuşmam, kanaat belirtmem. Tuhaf… Sustukça, dinlemeye-tahammülü-olmıyan-ırkımın bir şeyler söylemem için beni çimdiklediğini gördüm, ağladım. Yazık dedim şu uzunluksuz ömürde denk geldiğim iklimi sikeyim. Zavallı kendim.

*

‘’Amk, bir kitap okudum hayatım değişti. Salih abi bir çay!” diyip elinde gaste sinirle kahveye girdi Sosyete. ”Bittim ben abi, bittim.” Taş çekmek üzereydim ki, gasteyi fırlattı, ortadaki balya dağılıverdi. Allah belanı versin! Okeye dönüyordum. Şu yaptığına bak. Bir okey henüz çıkmamış ve son taşlardı. Puşt herif! Bitmişmiş. Bit tabii amk, ben bitemedim, sen bit! Bak şu yaptığına. Çekicektim belki. Bak ya. Bu tür özensizliklere tahammülüm yoktur: Katil olabilirim. Çünkü okey orada kırmızı sekiz olarak ters dönmüş parlıyordu. Dişlerimi sıktım. Ulan senin ananı avradını gelmişini geçmişini. Susma orucuma biraz ara verdim: ‘’Sekiz yüz’’ dedim ‘’vurma ihtimalimi’’ dedim ‘’elimden aldığının’’ dedim ‘’farkındasın diğ mi, Sosyete?’’ Çaydan bir yudum almak için uzanıyorum. Taş Çaldı Öld-. Gasteyi düzeltiyor farkında olmadan seslice okuyorum. –ürdüm Çalmasaydı. Edirne’nin Keşan ilçesi’nde kahvede okey oynarken taş çalınıyor harama el atılıyor iddiasıyla Matematik öğretmeni Tezcan O., biri öğretmen iki arkadaşını ve ayırmak istiyen kahveciyi bıçaklıyarak öldürdü. Polisteki ifadesinde adam gibi oynasalardı-çalmasalardı-pişman-değilim dedi. Bir muhabirin peki kahvecinin günahı neydi üzgün müsünüz sorusunu da – olur öyle bazen atlamasaydı üzgün değilim- diye yanıtladı.’’ Şaka mı bu? Yoksa kabus? Biri geliyor oyunumu dağıtıyor, yetersizlik, tatminsizlik ve umutsuzluklarla örülü şu hayatımdaki yegane başarım olabilecek okey birinciliği fırsatımı elimden alıyor ve masaya fırlattığı gasteden bir kahvehane cinayeti haberi çıkıyor. Oldu olacak Bülent Ortaçgil şu arka masadan elinde gitarıyla fırlayıp Küçük Şeyler şarkısını söyleyiversin. Sanırım kendimi küçümsüyorum; sahiden dünya bir sahne, ben başrol.

Bu kadarı da fazla, kalkıp yüzümü yıkamaya gidiyorum.
‘’Boşver zaten ceketti Kerim. Ama azıcık dikkat yahu azıcık. Umarım derdin barometreyi patlatıcak kadar kaydadeğerdir ama.’’ diyen Salih ve ‘’Sorma ağbi sorma ne barometresi bu şehri uçurur vallahi o derece. Hay aklımı sikeyim.’’ diyen Sosyete’nin ağlamaklı sesi geliyor kulağıma. Geri dönüyorum, altı üstü bir oyun diyorum, sakinledim. İçe akan gözyaşlarının sarstığı sözcüklerin yaydığı ve bu mekân tarihinde nerdeyse hiç rastlanılmamış farklı ritmi algılayan koz maça diyenler, bitere gidenler ve iflah olmaz ceketler ve kupa kızı ve sinek papazı olarak dönüverdik hızla hepimiz Sosyete’ye, doğru-düzgün-anlatıver-şunu-baştan. Herkese çay! Heyecanlıydık. Hüüüp. ‘’Düşündüm ki tüm stresim, derdim.. Geçimimi ondan sağlıyordum tamam.. Dertlerime deva.. Hani dedim aslında tüm yük.. Ben onun için yaşıyordum.’’ gibi eksik belirsiz konuşuyordu Sosyete. Sabırlıydık, beklerdik, zaten beklemekten başka neydi ki yaptığımız. Hüüüp. Birden ‘’İki gram huzur umuduyla sattım gitti köfte arabasını. Ha şunun yüzünden.’’ diyiverip koyverdi gözyaşlarını ve yumruğunu masada bir kitabın üstüne. Ters duruyordu, sesli okudum, fer-ra-ri-si-ni   sa-tan   bil-ge.

Hassiktirsin lan ordan satılır mı hiç Ferrari dedi bir genç Ferrari oğlum bu boru mu? Satılmaz ya-Sene 1940-Koredeyiz diye onayladı ihtiyarlardan birisi. Fikrî yalnızlığı aşmanın ve onaylanmanın sevinciyle, genç ve ihtiyarın, ikisinin de gözleri ışıldamış sigara tutuşturmuşlardı birbirlerine. ‘’Buradan yak yiğenim. Yok olmaz dayıcığım buradan. Yav burdan.’’ Bir yandan ağlayan sosyete, bir yandan bu sigaratutuşturucular ve bir yandan gözüme planlıca iliştirildiklerini düşündüğüm şu gaste haberleri: Allahım sana geliyorum, ne işim var burada, sanırım çıldırıyorum. Bu ne güzel bir gün! ‘’E diyorum Koredeydiniz, sonra? Kahvehane kahvehane değil, tımarhane arkadaş.’’ Kalkıp, kapıya yürüyorum.

Güneşli, ılık bir hava. Sabah soğuktu. Salaklık bende. Bir ağacın gövdesine yaslan, suya bak. Biraz yürü biraz koş. Ne yeni bir kitap okuduğun ne yeni bir bir müzik duyduğun var. İçine hapsolmuş; kendini iskambil kâğıtlarına, kendini sahte okeylere bırakmışsın. Üç aydır bu kahvede yaşıyorsun. Bir gözün gülüyor, bir gözün ağlıyor. Neyi bekliyorsun? Aynalara bakmıyor değilsin; bitiksin. Kendimi nakavt ediyordum ki durdum. O geçiyor çünki, Mihrap. Bir aydır görüyorum. O da beni fark etmiş midir acaba? Bir iki baktığı oldu ama… Hoş, fark etse n’olucak, kahveden birisin işte. Sakalımı sıvazlıyorum, kendimi hazır hissetmiyorum. Nabzım hızlanıyor. Bakcak mı? Bakcak da görcek mi, görcek de ne hissetcek; istiycek mi? Sigara. Bir sigara olsa keşke. Yine içerdim. Kendime olan güvenim azalıyor. Yere bakmıyor, başı dik öylece yürüyor. Kıyafeti bedenini sarıyor. Mihrap diye seslenesim geliyor. Hiç bu yana dönmedi. Mihrap, nasılsın? İyi olmana sevindim. Ben mi? Nasıl olayım ben de iyiyim işte, akşama yemeğe karo dokuzlu haşladım. Salih abi de sinek sote yapıcak, aman maça sote, (güleriz) of aman tavuk sote işte yahu (içinden ne kadar tatlı şu Kerim der öyle içli bakar bana)

‘’Yazma oğlum, okumuyor işte.’’ diyor Salih gülerek, eliyle omzumu sıkıyor. ‘’Osmanlı Tarihi sanki içine düştün. Ayıl bir.’’ Osmanlı tarihi mi bilmem fakat dünya tarihi olduğu kesin, konusu da aşk. Bakarken yakalanmış olmanın verdiği utançla bir iki kekeliyor ‘’Ayakkabısına bakıyordum Salih,  markasına. Baksana yahu ne güzel diğ mi, nasıl da belli ediyor kendini. Hele şu ayakkabıyı yan tarafından aşağıya doğru kesen üç beyaz çizginin turuncuyla olan uyumu müthiş.’’ diyorum. Salih bu; yer mi? Yemez. Kimse yemez. Allahtan Salih yakalıyor beni. Başkası olsa pezevenge bak diyecek nasıl da kesti yedi bitirdi kızı ırz düşmanı diyecek bunlar yüzünden bacılarımız kızlarımız diyecek. Ama Salih demez. Halden anlar.

Ben öyle biçare bakarken birisi de beni görmüş izlemiş midir acaba? İzlemiştir tabii salak, sen öylelerini izlemedin mi? İzledin. Dalga geçmedin mi? Geçtin. İlahi adalet işte. Hayır, kıza bakmıyorum desen, ne demek bakmıyorum seninki kalkmıyor mu derler. İki ucu boklu değnek, ona ne cevap vericeksin şimdi. Geçmişimde kimsenin arzularıyla dalga geçmemeliydim. Bana öyle geliyor ki, insan dediğin hayatının bir dönemini bir başka döneminin utancıyla geçiriyor istisnasız. ‘’Hipnoz, uyan oğlum. Hadi biraz yürüyelim. Kaçırmıyalım şu havayı, iyi gelir. Sosyete, kardeş, kes şu ağlamayı da, tezgâhın başına geç, dükkan sana emanet. Çayları tazeledim ben. Bi saate döneriz. Kırk elli lira var kasada. Selametle.’’ Askılıktaki paltosuna uzandı, cebini yokladı, tespihini alıp yola zıpladı. Çıkarken içerdekilere biraz çay için lan siz de kıyıverin paranıza emeğimize değsin diye takılmayı da ihmal etmedi. Sahile indik. Bir çay bahçesinde oturduk. Garsona masayı toplamasını söyledik. Tıkabasa dolu iki küllük, çitlenmiş çekirdekler, boş kola şişeleri, türk silahlı kuvvetleri masaya el koymuş sanırsınız. Ve tabii ki malum gasteler. Elimi yüzüme çarpıyorum, parmak aralıklarımdan okumadan edemiyorum ama. Taksiyle geçtiği boğaz köprüsünden çırılçıplak soyunup aşağı atlıyan ünlü ya. Gasteyi orasından el yordamı kesmişler. Arkada değerli bir fotoğraf  ya da bir yazı olmalı. Yahut da sakızını oraya buraya yapışmasın diye kağıda tıkıştırdı herif. Bir sineği öldürüp na’şını gasteyle sardı belki de. Güldü Salih. ‘’Ulan’’ dedi ‘’tüm gün çayın içindeyiz zaten. Geldiğimiz yere bak. Bizdeki de akıl. Hiç ses etmiyorsun sen de ayarsız. Kendi kendine konuşuyorsun boyuna. Hoş, bizimkisi çay evi. Burası bahçesi. Biliyor musun, ama orada tüm gün duruyorsun beyin artık ıstakalaşıyor ya hani sanki taşlar kafana yerleştiriliyor, çizikler kalbine atılıyor ve çaylar mesanenden çekiliyormuş gibi hissediyorsun da, bırak bir saati on dakka başka mekana geç, farklı hava al, kendine geliyorsun. Öyle uzak kalınca düşünüyorum, çok düşünüyorum, aklım başıma geliyor da, bile isteye işkence ediyormuşum gibi geliyor böyle. Bırakasım geliyor bazen şu işi. Vallahi. Kaç zamandır yanımdasın. Görüyorsun halimi. Tüm günümü alıyor. Birini çalıştırayım desem, bana ne kalacak? Getirdiği götürdüğünden fazla. Parası para değil. Bazan ta şurama geliyor. Bir memleket bir toprak da yok ki, basıp gideyim şu amına koduğum yerinden. Nereye gidiceksin Salih bey. Bıktım, kardeş. Saymaktan bıktım yahu. Okey taşlarını say, bilardo toplarını iskambil kağıtlarını ve dominoları say. Kağıtları kalemleri say. Çay bardaklarını, altlıklarını ve kaşıklarını say. Sokaktan geçen arabaları say. Kaç insan geçiyor günlük sokaktan, kaçı kadın kaçı erkek kaçı çocuk onu say.  Sokak kedileri köpekleri kaçı cins kaçı kırma onları say. Her şeyi sayıyorum ulan her şeyi. Kim ne kadar sıklıkla işiyor, kim aylık kaç çay içiyor, hatta simitçinin kahveye girerken tepsisinde kaç, çıkarken kaç simiti var, bunu dahi sayıyorum. Kıyamet!’’  Hiç susmadı, takır takır konuştu Salih. Fena dolmuştu. Olur öyle bazan adeta kusar insan, rahatlar. Bir saat geçtikten sonra ‘’Salih, ağbi, sen istersen dön.’’ dedim ve gülerek ekledim. ‘’Biraz tek kalmak istiyor canım. Bedenen.’’

‘’O kızı düşünüyorsun diğ mi? ’’ dedi. ‘’Gelicek sanıyorsun, yanına kurulacak, elini tutacak. Sen ve ben, biz trajediyi yaşıyoruz oğlum, payımıza düşen bu, gelmiycek. Mucizelere mi kaldın birader, roman mı bu, değil. Kalk git konuş gördüğün yerde. Sana bir dost tavsiyesi: biraz atak ol, istediğini belli et, varsın istediğin seni istemesin, fakat bunu yapmazsan kendin kendini bitirirsin böyle. İlerde pişmanlık duyacağın işler yapma. İçindekileri her zaman içinde tutma. Biraz dişlerini aç, biraz ısır. Dişli olursan hayatı galebe çalarsın, he yok kararsız kalırsan da o seni punduna getirir. Sürünürsün. Sadece ilişkiler için değil, hayatın tümü için de böyledir bu. Hoş kelin merhemi olsa aman… Ne çok konuştum değil mi, kafanı şişirdim.  Haydi eyvellah.’’

*

Kendimi kapana kıstırılmış hissediyordum. Karanlık. Nerden gelicekleri belli olmaz. Başını koru. İyiyi düşün, bu bir oyun. Kaçış Oyunu. Tuzaklar, ipuçları ve sorularla dolu bir evdesin. Bir saatin var. Bir saat. Tüm ömrün. Sırrı çözemezsen öldürülmüyorsun. Yaşam devam ediyor. Dişli olursan hayatı galebe çalarsın. Çözersen başarmış olursun sadece. Korkucak bir şey yok. Hangi oyun acı verir ki diyordum. Ve elbette hiçbir teskin edici cümle buluş işe yaramıyordu. Korkmaya imanla devam ediyordum. Beni saran çözümsüzlük, hayatımı kuşatan belirsizlik ve bakışımdan eksilmiyen sis yüzünden daralmıştım. Başım dönüyor, midem bulanıyordu. Zarar vermek istiyordum. Kendime yahut çevreme. Hakettiğim bu değildi. Yolunda olmıyan yanlış giden bir şeyler vardı. Dayanamıyordum. İçki mi içsem diyordum. Uzun zaman oldu içmeyeli. Viski mi Rakı mı? Hangisi açar gözlerimi, dur der bu gidişe, eksiklik bendeyse şayet?

 *

‘’Ücretini ödemek koşuluyla size bir şiir okuyabilirim. Hatta roman yahut öykülerden ezbere paragraflar veya sayfalar.’’ dedi yağlı saçları, uzun sakalı ve kirden kalınlaşmış paltosuyla boğuk sesli herif yanıma yaklaşarak. Herkesin hayatında tuhaflıklar ve aşırılıklar kotası vardır, ama benim kotam dolmuş, taşmış, üstüme yığılmaktaydı. Kahvede olanlardan sonra şiirdenbahseden bir çöp konteynırı. Uluslararası bir komployla karşı karşı olduğumu düşünmeye başladım. Kokusu tahammül edilir değildi. ‘’Şairine, diline ve popülaritesine göre değişiyor tarifem. Ve sizin istediklerinizle benim seçeceğimin arasındaki fark yalnızca iki kat. Koku için üzgünüm, efendim, kültürel bir mesele.’’

Kendimizi kasmayıp serbest bıraktığımızda su kaldırma kuvveti sayesinde bizi yukarı kaldırır. Ölüceksin diyen tarafımızın peşine takılırsak işimiz biter. İyiyi düşünmüyorsak bile, kötüyü savuşturmak önemli. İşte yanı başımdaki canlı çöp konteynırına da böyle düşünerek alıştım. Banka, yanıma oturdu.

İçimdeki kilitlerden birini kırmış olacak ki, onunla konuşasım geldi. ‘’Öyküyü nasıl tarifelendiriyorsun peki?’’ dedim. ‘’Giriş cümlesi beş, çözüm on lira mı? Ha-ha.’’

‘’Hayır. Roman ücretleri -birkaç giriş hariç- hangi kısmı olursa olsun fark etmez sabit. Elli lira.’’ dedi.
‘’Roman finallerinden para almıyorsun sanırım. Almamalısın da. Tüm romanlar yürürken yahut arabada direksiyon sallarken güneşin yükselişi veya batışıyla biter çünki.’’
‘’Bravo, efendim, ha-ha, bu işten anlıyorsunuz. İşin rengi öyküye gelince değişiyor. Başlangıç cümleleri on; bitiş cümleleri kimi yerde üç kimi yerde beş misli.’’
‘’Oo bu olmadı işte. Bu dünyada bu dünyaya sığmıycak denli bitme arzusu varken bu pahalılık, yakıştıramadım doğrusu. Fiyatı düşür sürümden kazan derim.’’

‘’Efendim, bu böyle olmak zorunda. Bitirmek başlamaktan daha zordur zira.’’
‘’Romanların nesi eksik canım, yüzlerce sayfa, onbinlerce kelime, unutulmaz betimlemeler ve tapılası karakterler. Romanlara da zam yapın. Ha-ha.’’ Kanım ısınmıştı bu çöplüğe. Uzun zamandır bu kadar çok konuştuğumu hatırlamıyordum. Hevesle dinlediğimi de. Unutmuş olacaktım ki, sözcükler dişlerime çarpa çarpa, dilime vura vura çıkıyorlardı sanki. Dudaklarım zar zor aralanıyordu. Keyiflenmiştim de ama. ‘’Roman kalsın, öykü de. İstediğin dil, istediğin şair. Sen bana şiir oku.’’ dedim. Salih’ten biriktirdiklerimin içinden yirmi lira sıkıştırdım onun eline. Yaptığı iş güzeldi, çok param olsaydı daha çok verirdim. Paltosunun altından çıkardığı sürahi şarabından gluk glak yudumladı, ayağa kalktı, okudu ve gitti. Sanki ağzımdan çıkmış birazdahakalsınistedim diye bir cümle suda birkaç kere sekti. Yanlış gördüm herhalde, taştır o.

Çöp Şair’in tersi istikamette yürümeye koyuldum, güneş batmak üzereydi. Lunaparka girdim. Balerine baktım. Çarpışan arabaları izledim. Atış oyunu oynadım ve bir paket sigara kazandım. Zincirli sandalyenin altında durmuş binenlerin çığlıklarını dinliyorken bir sigara yaktım. Onlar gibi olmak istedim. Kuyruğa girip bilet almak ve bilet aldıktan sonra binebilmek için tekrar kuyruğa girmeyi düşündüm. Bana göre değildi. Dışarı çıktım. Deniz havası aldım. Geri dönmeye karar verdim. Sahil yolunda karşıya geçmek için ışıklarda beklerken yine onu gördüm. Mihrap’ı. Kalabalığın içindeydi. Orta ışıklarda konuşurum dedim kendime. Göz göze geliriz. Başımla selamlarım. Bana merhaba der. Ben içimden –bana merhaba dedi– der gülümserim. Ama dışımdan Nasılsın derim yürüyelim mi? Hayrola niye güldün öyle der. Hiiç, yok bir şey, deli miyim, niye güleyim ki, derim. ‘’Yalnızca âşık olan insanlar öyle gülerler durduk yere.’’ der kendinden emin bir tonla gözlerimin içine bakarak ve ekler ‘’Sen bana âşıksın.’’ İnkar mı etsem evet ulan mı desem tedirginliğindeyken sıkıca sarılır. Yeter oğlum Hipnoz hayal kurmaktan yaşamayı unuttun. Yeşil yandı, yayalara, yürü. İlk defa fark ediyorum da, memeleri ne kadar diri. Bana bakıyor. Memelerine baktığımı fark etti mi? Mihrap memelerin ne kadar güzel, başımı onlara bastırmak istediğimi söylemek istediğimi anlamamış olacak ki gülümsüyor. Bana gülümsüyor. Beni tanıdı. Demek ki biliyormuş. Pamuk mu kullanıyor acaba? Beli de hafiften çukur. Kalabalığın arkasında kalıyor. Kalabalık hızlı biri. Mihrap yavaş. Acı bir fren sesi.

Bu tamlama gelip boğazıma oturuyor. Kalabalık olay yönünde geri dönüyor. Gazeteler ve başlıkları uçuşuyor gözlerimin önünden. Kimin ahı bu bilmiyorum ama, birileri büyü yahut şaka yapıyor olmalı bana? Stüdyoda mıyız, kamera motor he? Sanki ilmik geçiriyorlar boynuma da çekiştiriyorlar, boğulmamak için koşturuyorum. Aklıma Çöp Şair’in okuduğu şiir geliyor onu bağırmaya başlıyorum. ‘’Yıkılma sakın! Sana durlanmış kelimeler getireceğim. Pörsümüş bir dünyayı kahreden keli.’’
Yine görünür olamadım. Bir ay gastelere bakmıyor, paravandan öteye geçmiyorum. Yaşıyor mu öldü mü bilmiyorum. Ben talihsizliğime ben vakitsizliğime yanıyorum. Yirmi dakkam kaldı. Bu bir oyun diyorum.

BAZEN İNSAN – 4

İnsan kafasının üstündekilerle içindekilerin aynı olmadığını fark edendir bazen ; üstelik içi gri’leş’miş olduğu halde üstündekilerin içindekilerin bire bir yansıması olduğu yanılsamasına kapılıp, kendini kandırandır da. Hatta kimi zaman bu yanılsamayı dahi göremeyecek kadar sıkışmışlık, umutsuzluk ve çaresizlikten körleşmiş olur da, güzelim renkleri değil, sadece şu pencerelerin demir parmaklıklarını görür olandır.

Hû!

BAZEN İNSAN – 6

İnsan durmakla gitmek arasında kalıp, ne yapacağını kestiremez olduğunda gitme istemini başka nesnelere, diyelim ki insanlara veya atlara yüklemeyi tercih edendir bazen; fakat insanların ya da atların, işbu fotografta melalî atın, hesapta olmayan durma isteğiyle karşılaşınca, üzülüp kendini çaresizce durmaya bırakandır da, sancılar ve de korkular içinde.

Hû!

Bir Ayı ve Bir Çocuğun Muaddel Hasbihâlidir.

 

( ŞAHİT: Güneş zirvedeydi ve soluk soluğa kalmıştık. Alnımızdan süzülen ter damlaları göz kapaklarımızdan yere düşerek, kurak toprağı ıslatıyor, minik çamur öbekleri oluşturuyordu. İkimizin de hâli haraptı. Yüksek düzlüklerde olduğumuz için rüzgârın uğultusu, otların salıntısı ve tırpanların vızıltısından başka bir ses yoktu. Ağzımızı bıçak açmıyordu. Gün doğumunda başladığımız ot biçme işine karnımızı doyurmak ve dinlenmek için ara vermiştik. Köyden yola çıktığımızda bir karışıklık olmuş olacak ki, azıkları almadığımızı fark ettik. Yarenim, sıkı at biner hızlı giderdi, azıklarımızı almak için atına atlayıp köye doğru yola koyuldu. İlerde, şurada birkaç ağaçlık bir bölge var, o gelene değin oraya gidip kestireyim dedim. Ağaçlar ince ve uzundu, güneşe fayda etmiyorlardı. Küçük bir su birikintisinin yanında, kırılmış büyükçe bir ağaç dalı vardı. Üstüme battaniye yapıp, altına uzandım. Sombreromla da yüzümü kapadım. Az da olsa suyun serinliği ve ağacın gölgesiyle uyuya kalmışım. Az bir zaman sonra bazı sesler duymaya başladım. Rüyadır herhalde deyip umursamadım. Sonra ses gittikçe yaklaşmaya başlayınca gözümü açtım ve kulak kesildim. Homurtu gibi geliyordu, ilkin domuz sandımdı. Sonra ses daha da yaklaşınca, korkmaya başladım. Kafamı şapkanın altından kaldıramıyor, boyuna besmele çekiyordum. Ammavelakin o ürkütücü böğürtülerden sonra bir çocuk sesi duyunca rahatladım. Tedbiri elden bırakmadan, ne ola ki deyu gövdemi milim dahi kıpırdatmadan sombreromu başımdan yavaşça çektim ve ne göreyim, üç var beş yok yaşlarda bir çocuk ve koca bir ayı, omuz omuza vermiş, yürüyor ve dertleşiyorlardı… )

ÇOCUK: Ben aslında konuşmuyorum, Ayı, konuşuyorum sanıyorlar. Bir şeyler anlatıyor, geveliyor, saçmalıyorum sadece. İçimde tuttuklarım, haykıramadıklarım var; hani bazen düşünüyorum da, boş ve uzun konuşarak bunların üstünü örtüyorum sanki. Tüm bu gürültüyü söyleyemediklerimden ötürü yapıyorum. Adeta iki tane ben varmış gibi. Biri saklı tuttuğum, biri gösterdiğim. Bu iki kişi arasında da bir duvar var. Duvarda ateşler, yılanlar ve dikenli teller. Bazan içimdeki kişi bu duvarı aşıp geçmek istiyor, fakat sonra korkudan mıdır yoksa boşvermişlikten midir nedir bilmiyorum, duruyor. Saatlerce kıpırtısız öylece duvarlara baktığı(m) oluyor. Bu anlarda dünyaya göstermelik kişimin bile bazan çıtı çıkmıyor. Her şey öyle karıştı ki, iyi mi bu yoksa kötü mü, bilemiyorum.

AYI: İnsan bazen susar.
Öyle birden bire değil.
Coşkuyla konuşanlar bunu bilir.
Usulca olur her şey, hırpalana hırpalana, ufalana ufalana.
Cümleler yarıya iner önce, sözcükler kalır sonra.
Heceler tıkanır boğazda.
Sessizlik kalır geriye;
sessizlik çatlağını arayan su..
Dervişane suskunluklar yalnızca masallarda olur!
Durarak yahut yazıyla sızıntı bir şekilde olur veya ayıyla.
Resim ile dans ile. Sen sadece
bil ki, geçer bunlar.
Yeter ki enseyi karartma, çocuk.

Büyülü Reyon veya Değişimin Losyonları; Serpme Kahvaltılar yahut Klasik Kitapları Niçin Sevmeliyiz?

‘’Sesinde ne var biliyor musun?
Söyleyemediğin sözcükler var
Küçücük şeyler belki
Ama günün bu saatinde
Anıt gibi dururlar…’’
Cemal Süreya

Bu sabah toplumumuzun alt gelir grubunun teveccüh gösterdiği, fakat bana pek tekin gelmeyen marketler zincirinden birinin bayiine girmiş, alışveriş yapmaktaydım. Mevcut şartlara gönlüm ısınmadığı halde yakın çevrede başka seçeneğim olmadığı için, burada her ne olursa olsun ucuz yollu mükellef bir kahvaltının sınırlarını zorlamak ve iki kişi yetmiş lira serpme kahvaltıcılara nispet yapmak niyetindeydim. Kafam biraz dağınıktı. Türlü düşünceler içindeydim. Mesela evden çıkarken üç kere kapıyı kilitleyip kilitlemediğime baktım. Fakat farkındaydım ki: Amacım kutsaldı ve iki elim kanda da olsa, yoğun bakım ünitesine de düşsem bundan vazgeçmeyecektim. O kahvaltıyı hazırlayacak, gülümseyecek ve elbette çekip, paylaşacaktım.

Dakika bir gol bir: Manav reyonundaki sebzeler iştah açıcı olmayan bir ışıltı ve tazelikteydi. Sönük, hâlsiz renkler ve kırış buruş ciltler… Aralarından itinayla iş görebilecek ve instagrama filtreli dahi olsa konulabilinecek olanlarından birkaç tane cherry domates, bahçe salatalık ve maydanoz alıp, içeri geçtim. Girişin sağında duran ekmek bölümünden yarın son kullanma tarihli, çiya tohumlu ve tam buğdaylı ekmeğimi aldım. İşim zordu, lakin bütün bu engellere karşın hakkıyla üstesinden geldiğim hissiyle, kahvaltılıklar reyonuna yöneldim. Ezine peynirinden, cumhuriyet sucuğuna, anzer balından halis mulis inek kaymağına, tüm ihtiyaçlarımı bulabildiğim ölçüde yöresinden yahut eskisinden almaya çalıştım. Seve seve yiyip, istediğim veyahut hiç olmadı yalnızca televizyonda reklamlarını gördüğüm için bana mecburen güven veren markalardan seçtim alacaklarımı.

Bu zorlu bölümü de atlattım artık kasaya gideyim derken sağ tarafta tıraş malzemeleriydi, kıldı tüydü losyondu, bunlara dalıverdim. Bildiğiniz dalıverdim. Bin yıldır içinden kimsenin çıkamadığı fakat yine de yoğun ilgi gören efsanevi bir labirent gibiydi bu ufacık reyon. Siz nasıl hissedersiniz bilmem, lakin onlara has bir tılsıma sahipti. Gerçek alemden çıkmış, kutsal amacımdan sapmış, düşler bahçesine düşmüştüm işte.

Bu ürünler sayesinde kendim için ulaşılabilir kılacağım sıradan arzularım ve doyurulacak şehvetim bütün benliğimi sarmaşıklar gibi çevrelemiş, beni olduğum yere mıh gibi çakmışlardı. Tatlı bir karabasan çökmüştü sanki üzerime; kımıldayamıyordum. Düşler alemindeki şehvet çığlıklarından ötürü dünyada kulaklarım sağır, gözlerim kör olmuştu adeta. Uzun süre böyle kımıltısız durmuş olsam gerek çalışan gelip beni iyi misiniz deyu dürttü ve böylece kendime geldim. Daha doğrusu, kendimde yolculuk hâlindeydim de, dünyaya gelince indim. Baktım.

Erkekti, kırklı yaşlarındaydı ve bu marketler zincirinin bendeki imajına uymayan bir babacanlığa, tatlışlığa ve de sevecenliğe sahipti. Saçları sütbeyazdı ve omzumdaki eli bir güvercin tüyü hafifliğindeydi. Yokun üstünde, varın altında bir mevcudiyeti söz konusuydu yani. Bilmiyorum, belki de düşlerin serhoşluğuyla böyle algılıyordum. Gülümsedi. Yavaşça kulağıma eğildi ve birilerinden saklaması gerekmiş gibi sessize yakın titreşim seviyesinde bir kısıklıkla ‘’Endişelenmeyin, demin ne yaşadığınızı biliyorum, aynı şey bana da oluyor, yalnız değilsiniz.’’ dedi.

Beni, daha güvenli olduğunu düşünüyor olsa gerek, durduğum yerden iki adım yana çekip, konuşmaya devam etti. İlk bu reyonu nasıl fark ettiğini, sonra zamanın durduğunu, sonra hayatın başkalaştığını, sonra eskisi gibi olamadığını, sonra algılarının açıldığını ve yorumlama gücünün arttığını, sonra sinirlerinin pamuk gibi yumuşadığını, sonra kendinden nasıl geçtiğini, sonra her gün ama her gün bu reyona böyle gelip durduğunu ve bu durumu fark eden müdürün ona burda durmayı yasak ettiğini, fakat kendisinin akşamları vardiyası olmadığı halde çıkışa kalıp yine de bu reyonun önünde durduğunu, bu durmaların bir tutkuya dönüştüğünü, bu tutkusu yüzünden işten atıldığını, buna rağmen müşteri olarak gelmeye devam edince mazur görülüp tekrar işe alındığını, gerçeğin kasvetini düşlerin rehavetini, her şeyi ama her şeyi bir bir anlattı. Evet, burası bir kremlosyondeoderant reyonundan fazlasıydı. Ona cevap vermek, coşkusuna katılmak istedim fakat bir türlü konuşamadım. Lal olmuş, şaşkın ve biçare ona bakakalmıştım. ‘’Ayrıca’’ dedi ‘’Kendinizi fazla yormayın. Çümkü esaslı düşler asla anlatılamaz olanlardır. Onlar derinden yaşanırlar ve sahibinden başka hiçbir kulağa girmez, hiçbir göze değmez, hasılı kelam zinhar gün yüzü görmezler. Tarzları budur, usul usul yürürler. Paylaşılıp ortalıkla gezinen düşler vasat olanlar ve gerçekleşseler bile hayrı görülmeyeceklerdir. Bu yüzden onlara düş değil de, hayal deriz. Sizin demin yaşadığınız, benim bizzat deneyimlediğim ve kim bilir belki bizler gibi niceleri vardır, onların da tattıkları böyle bir vaziyet. Ah şu düşler, imdi diliniz tutulmuş gibi hissediyorsunuz. Diğ mi? ’’ İçimden geçenleri okuyor gibiydi. Evet, dedim. Gülümseyip, ‘’Biraz salak bir tipe benziyorsunuz ve işin garibi kendiniz de kendinizin katıksız bir salak olduğunu düşünüyorsunuz, fakat bugünden sonra hayatınız başka olacak, bana inanın.’’ dedi. Gözlerim aslan görmüş ceylan gibi açıldı. ‘’Açık sözlülüğünüze hayran kaldım.’’ dedim ve ekledim ‘’Bir sorum olacak?’’. Gülümsedi, sanırım hep gülümsüyordu. ‘’Size hayatınız değişecek demiştim. Bakın alınganlık edip, sinirlenmediniz ve takdir edip, sükûnetle karşılık verebildiniz. İşte değişmeye başladınız. Benim açık sözlülüğüm de bu reyondan sonra açığa çıkan bir özellik. Tabii, buyurun, sorunuz neydi?’’ Gülümsedim, sanırım hep gülümseyecektim. ‘’Demin düştü hayaldi ıvır zıvırdı bir şeyler gevelediniz. Aa, aman allahım, yeni tanıdığım birine dosdoğru gevelediniz dedim. İnanmıyorum.’’ diye soracağım soruyu unutup bir şeyler söyledim. O da gülümseyip ‘’Bakın, işte değişim. Reyonun kudreti. Düşlerinizin gerçekleşmesi yoluyla ondan aldığınız güven. Bu sizin küçük taşlarla örülü görkemli değişiminiz. Sadece inanın. Ben şimdi gidebilirim, ben şimdi ölebilirim; ama reyon hep burdadır. Siz şimdi gidebilirsiniz, siz şimdi maazallah ölebilirsiniz; ama reyon hep burdadır. Değişmeyen tek şey bu reyonun kendisidir. Şimdi sorunuzu sorarsanız artık işime dönmek istiyorum.’’ dedi. ‘’Af edersiniz.’’ deyip soruyu soracaktım ki daha ulvi bir tonda ‘’Bakın şimdi de af dilediniz, eskiden olsa benim sizin emriniz altında olan bir işçi olduğumu düşünür, vaktimin tümünün size ait olduğunu zannedip, onu çaldığınız hissine hiç kapılmayıp, af dilemek gibi yüce bir nezaket eyleminden yüksünür, geçiştirirdiniz. Görüyorsunuz diğ mi… Değişimi kabul edin, reyona inanın. Değişimi kabul edin, reyona inanın.’’ dedi.

Büyülü reyon ve gizemli görevli ile öyle allak bullak olmuştum ki, o an Zeki Müren senin baban ve o ölmedi, aslında künefe onun reankarne hâli deseler dahi inanırdım. İnanır, bugüne kadar keyifle yediğim künefeler için hüzün ile suçluluk duyar ve kendi çapımda birkaç günlük ulusal yas ilan ederdim.

Bu adam bir deli miydi? Manipülatif bir deli. Yoksa ben mi deliydim? Edilgen bir deli. Belki ikimiz de deliydik. Bilmem ki, bilemem ki; üstelik kişinin kendi kendisine delilik tanısı koyması pek mümkün ve de makul olmasa gerek. Sorumu hatırladım. ‘’Biraz önce düş ve hayal için bir ayrım yapmıştınız. Hani gerçekleşmesi mümkün falan olanlar, hani şey, hah ‘bu yüzden biz onlara düş değil de hayal deriz.’ demiştiniz. Ne demek istediniz tam olarak, anlayamadım. Türk Dil Kurumu sözlüğünde iki kelime eş anlamlı da, onun için soruyorum.’’ deyip gülümsedim. ‘’Vallahi’’ dedi ‘’orada ne demek istediğimi ben de tam olarak bilmiyorum. O ilk reyon vakasından beri böyle cümleler kurabiliyorum. Böyle tınısı bir hoş, böyle kımıl kımıl, böyle afili duruyorlar diğ mi? Benim de çok hoşuma gidiyor. Anlamıyorum, ama konuşuyorum işte. Çok keyifli oluyor. Hissim şudur ki, siz zamanla bu olanları daha net kavrayacak ve daha doğru bir biçimde ifade edebileceksiniz. Sizde gittikçe artacak yüksek bir kavrayış gücü sezinliyorum. Bu büyülü losyon reyonu bereketini daha ilk dakikalardan sizin üzerinizde de göstermeye başladı bile. Sadece değişimi kabul edin ve reyona inanın. Değişimi kabul edin ve reyona inanın.’’

Gülümseyerek kasaya işinin başına geçti ve beni bir başıma bıraktı. Sanki kavurucu bir yaz sıcağında kısacık bir öğle uykusundan uyanmış gibi hissettim kendimi. ( Ne uyudum diyebilirsiniz ne de uyandım. Aslında on beş dakika uyuduğunuz uyku sanki bir günmüş gibi gelir. O minik uykudan öncesi yokmuş da, sonrası sıfırdan bir başlangıçmış hani. ) Elimde aldıklarımı görünce, serpme kahvaltıcılara nispet bir kahvaltı hazırlamak istediğim ve içini suyla doldurduğum çaydanlığı kısıktan biraz fazla/yarımdan biraz az ateşte ocak üstünde bıraktığım geldi aklıma. Kasaya yöneldim. Ak saçlı o babacan ağabey yoktu. Yerinde gözlüklü, sivilceli ve bıyıkları yeni terlemiş, gençten biri vardı. Daha demin buradaydı oysa… Yeni çalışana sormaya yeltenecektim ki, boş ver dedim kendi kendime, sorma. Gerçekten vardı veya yoktu, ne önemi var? Gizemi kabul et, kâfi. Ha kafamun içu ha kafamun dışu. Bunu deneyimledim mi, deneyimledim, gerisi boş laf. Aldıklarımı kasaya yığdım, kasiyer barkodu okuttukça kavun atar gibi çukura kaydırıyordu ürünleri. Kırılır kırılmaz düşüncesinden çağrışımla olsa gerek yumurta almadığımı fark ettim. Hemen geliyorum deyip, yumurta reyonuna vardım. Serbestçe gün ışığında dolaşmış tavukların organik yumurtalarını almayı düşünürken, halkımızın alt gelir grubunun teveccüh ettiği, dana eti yerine at eti satılan bu tekinsiz marketler zincirinde onların da olmadığını gördüm. Yerine sentetik otuzlu ya da on beşli beyaz veya kahverengi yumurtalar vardı. Bu marketler zincirine karşı şüpheci olduğumdan ötürü son ve ilk kullanma tarihlerine bakıverdim. Beyaz on beşlinin iki gün sonra süresi bitiyordu ve ben on beş yumurtayı hayatta iki günde yiyemezdim değil, yemezdim. Diğeri de benzer bir durumdaydı. Otuzluya baktım, onun iki hafta süresi kalmıştı, fakat bana yine fazlaydı işte. Netice itibariyle her gün kahvaltı yapamıyordum. Hiçbir şey almadan kasaya dönüp altılı paketlerin olup olmadığını sordum. ‘’Maalesef yok, isterseniz otuzluyu alın.’’ dedi. ‘’Onlarda kampanya var. Avantajlı olur.’’ Tevekkeli değil, benim de zayıf yanlarım varmış ki, kampanya ve avantaj kelimelerini duyunca, donakaldım ve bir anlık heyecanla satın alacak gibi oldum. İçimden ‘’Büyük düşün, oğlum’’ dedim, ‘’bu kadar alçalma, ne demek bir kampanya sözcüğüne tav olmak, ne demek avantajdan mest olmak! Kim olduğunu unutma. Üstelik bunların son kullanma tarihleri yaklaşıyor, kendine gel.’’ Kendime geldim. Fakat şöyle bir şey oldu ve tekrar kendime döndüm.

Yumurtalardı ve son kullanma tarihleriydi deyu düşündüğüm esnada bir arkadaşım aklıma geldi. ( Nereden nereye… Bir kahvaltı nelere kadir işte… Huyum kurusun, sıçramalı düşünürüm. ) Böyle daldan dala düşünedurayım, bayılıp ayılayım; kendimi bir an, eskiden sık sık gazetelerde benzerlerine rastladığım, evden ekmek almak için çıkmış da geri dönmemiş genç kızlar gibi hissettim. Düşünce akışım da aynı böyleydi. Ne diyordum? Arkadaşım diyordum.

Kendisi aramızdan biridir; insandır. Sabahları uyanır, yüzünü yıkar, yola koyulur, işe gider. Maaş alır, sigortalıdır; insandır. Karnı acıkır, yemek yer; insandır. Kendi meşrebince zevkleri vardır: Bunlardan biri kitaptır. Bazan kitap okumak eylemi bazan de salt kitapların kendisi ilgisini çeker. Onlara sahip olmaktan hoşnuttur; insandır. Ne dört duvar bir kitaplığı, ne alçak bir komodini vardır. İkisinin arasında bir yerde, ortalama bir okurdur. Aklıma gelen geçen yaptığımız bir sohbetti. Bir yere yetişmiyeceksiniz ve acele etmezseniz, anlatacağım. Sabredin, efendim, sabra inanın. Yaptığımız sohbet, kelimeleri bire bir ve cümleleri yeri yerine hatırlayamayacağım fakat, özetiyle ve elbette taraflı yorumlarımla aşağı yukarı şöyleydi.

Güncel edebiyattan haz etmediğini dile getiriyor; klasik romanları okuyor, onların aşırı muhteşem ve de bugünkülerle kıyaslanamayacak ölçüde dolu dolu, lezzetli olduklarını düşünüyordu. Onları okurken farkında olmadığı bir güven duygusu hissediyordu. Aslında sebebi basitti: Klasik dediğimiz eserler o günlerde üretilmiş yüzlerce eserden bugüne gelmiş ( muhtemelen geleceğe de kalacak olan ) onlarca eserden bazılarıydı. Raf ömrü uzun endüstriyel yumurtaların her daim güven verdiğini, lakin kısa olanların tedirginlik yarattığını bilirsiniz. Bilmiyorsanız, daha demin yukarda anlattım. İşte onun ( hatta çoğunluğumuzun ) klasik roman sevgisinde de, yumurta-sonkullanmatarihi ilişkisine benzer bir orantı söz konusuydu. Hani son kullanma tarihi ne kadar uzaklaşırsa bugünden, alınacak ürün de o denli afiyetle yenir. İşte klasik dediğimiz eserlerde de durum şöyle işliyordu: Üretim tarihi ne kadar uzaksa, alınan lezzet, -içi nasıl olursa olsun- o kadar artıyordu. Benim sorunsallaştırmak istediğimse şuydu: İçerik o döneme hastı ve bugünde karşılığı olmayabilirdi. Yani içinde bayatlamış düşünceler, çürümüş ifadeler mevcut olabilirdi; içeriği beş para etmeyebilirdi. İçinde bugün komik bulduğumuz ( o gün itibar gören) veya tam tersi kuvvetli bulacağımız-bulduğumuz ( o gün hakir görülen ) söyleyişler barındırabilirdi. Kısacası, her şey herşey olabilirdi. Benim onda takıldığım bu klasiklere olan sevgisinden ziyade güncel edebiyatı çamurlaması, insafsızca ve basit dayanaklarla alaşağı etmesiydi. Hatta dişe dokunur dayanağı bile yoktu, kendisinden başka. ‘’Yenileri sevmiyorum,’’ diyordu. ‘’kötülerdi.’’

İçinden geçtiğimiz şu çağda her gün yüzlerce kitap basılıyor ve satışa çıkıyor olabilir. Olsun. Bu teknoloji gelişkinliğini ve sürat farklılığını hesaba katarsak ‘dün’ de bu durum çok farklı değildi. Bugünü hız ve unutma çağı sayıyorsak ve basılan eserlerden bir on yıl sonraya kalacak olanları ayıklarsak; dünü yavaşlık ve dikkat çağı sayıyorsak ve basılan eserlerden bugüne kalanları ayıklarsak, oranlar hemen hemen aynı çıkar. Bugüne kalanlar dünün toptan nitelikli olduğunu göstermez. Bugüne kalanlar sadece iyi oldukları için bugüne kalmışlardır ve dünün çöplüğünün ne kadar kabarık olduğuna işarettirler. Bu yeni romanlar, öyküler ve şiirler için de geçerli. Bugünde üretilip yarına kalma ihtimali olanların azlığı bugünün hepten çöp olduğu anlamına asla gelmez.

Fakat o arkadaş bu ‘sonraya kalış’ın,- özlemli dezenformasyondan mustarip, yeni’den ve çeşitlilikten daima korkan fosilleşmiş ihtiyarlar gibi,- geçmişte üretimin nitelik baz alınarak yapıldığından olduğu düşüncesindeydi. Yani birçok konuda yapıldığı gibi edebiyat için de o meşhur, pek sağlıklı olmayan ‘geçmişin masumiyeti ve pirupaklığı’ önermesini kullanıyordu. Okurken huzurlu ve kaygısız hissediyordu. Çünki birkaç asırlık ortak kanaat mevcuttu: Klasikler klasiklerimiz. Okurken doyduğunu hissediyordu. Çünki o eserler kahvaltıya her daim konulan yumurtalar gibiydiler, doyurucuydular. Yağ ve protein oranı yüksektiler. Elbette böyleydiler, çünki onlar klasiktiler. Urla Enginar festivali güzeli, Alaçatı ot festivali güzeli, Ordu fındık güzeli, Kayseri Pastırma güzeliydiler; onlar seçilmiştiler. Size bir sır vereceğim, fakat kimseye söylemeyin, olur mu? Bu yeni ile eski kıyaslama meselesi var ya esasen… Birincisi, şu yıllanmış şarap saçmalığı gibi bir şeydi. İkincisi ve daha önemlisi: Yeniyi değersiz, sabun köpüğü ve çıtır-çerez olarak nitelemenin altında bir o kadar da oku oku bitmeyecek ve asla yetiştirilmeyecek devasa bir kütüphane görülmesi yatıyordu. O arkadaşın da desteksiz sallarken özünde korktuğu buydu: Hangi birini okuyabilir, yetişebilirdi ki? Fakat mesela onu alalım dondurup yüzyıllık bir uykuya yatıralım ve bundan haberi olmasın, tekrar uyandıralım. Önüne bugünden yüz yıl sonraya kalmış eserleri koyalım bugün beğenmediğini belirttiklerini o gün yerlere göklere sığdıramayacaktır. Yeni yeni yeni yeni yeni her gün bir yeni daha, üşeniyordu işte. Kolaycılıkla, iyisi mi, üstelik kulaktan dolma sığ yargılarla “Yeni edebiyat mı ı-ıh niteliksiz adeta sabun köpüğü. Bir Karamazov, bir Anne Karerina yahut bir Çehov ya da Bir Dickens ya da Goriot Baba var mı? YOK! “ diyordu. Sanırsın tüm eskiyi hatmetmiş üstüne de yenileri okuyarak doktorasını yapmış da gelmiş, haspam! Yeniler kim diyorsun, üç beş dergi gazete yıldızından örnekler vermekle yetiniyor. Peki, klasikler kim diyorsun, bugün anaokulunda bir çocuğu çevir milli eğitim bakanlığı yüz temel eser listesini okumamış da olsa, annesinin babasının adı gibi hepsini sayar; o da oradan biliyor. Ah, soykam!

Soykam, soykam, soykam… Efendim, efendim, iyi misiniz, efendim? Gözümü bi açtım: Kasiyer çocuktu. Gözümü bir daha açtım: Beyaz fayansların üzerindeyim. Ne olduğunu sordum. Beş dakika önce yumurta istedikten sonra birden yere uzandığımı ve mırıldanmaya başladığımı anlattı. Ayağa kalktım. İçime kuvvetli bir görev yerine getirme hissi oturmuştu. Telefonumu arandım, yoktu. Sivilceli ve gözlüklü kasiyere bakıp telefonu olup olmadığını ve kullanmak istediğimi söyledim. ‘’Var, ama kontörüm yok.’’ diye yanıtladı. Hiç mi yok dedim, ödemelik bile mi? ‘’Var, ama eksideyim.’’ dedi. Ne kadar eksidesin diye sordum. ‘’Eksi beş.’’ dedi. Kaça kadar yolu var, dedim. Başını eğdi. Yalan söylemişti. Utandı çünkü demin kontörüm yok demiş, şimdiyse var ama ekside diyordu. Patladım. ‘’Terbiyesiz, şapşik!’’ diye üzerine bağırdım. ‘’Zaten düşmüşsün, biraz daha düşsen ne olur? Ver ulan şu telefonunu da.’’ dedim. Verdi. Ekranı kırık akıllı bir telefondu. Numarayı çevirirken küçük bir engel çıktı. Ekran kırığı arayacağım numaranın son iki numarasından geçiyordu. Bastım, bastım işlemedi. Kasiyere baktım. Bön bön bana bakıyordu. Bu sayıları ne yapacağız, dedim. ‘’Ha onlar mı, kolay efendim.’’ dedi. Kafasına bir şaplak atıp ”Ne biçim konuşuyorsun lan sen, bana efendim deme, daha düzgün hitaplar bul!” dedim. Alışkanlık işte, tamam beyefendi dedi. Kopyala yapıştır yöntemiyle numarayı yazıp, telefonu geri verdi.

Sözde klasik sever şahsı arıyordum. Geçen yaptığımız sohbete binaen yarım kalmış olanları tamamlayacak, fazla olanları azaltacaktım. Telefon çaldı, çaldı; açmadı. Unutmuştum: Tanımadığı ve kayıtlı olmayan numaraları açmazdı. Kendimi tanıtıp ara beni diyerek mesaj yazdım. Hemen aradı. Açtım. Hal hatır sordu. Hiç oralı olmadan direkt konuya girdim. ‘’Sen nostaljik dezenformasyondan muzdarip bir zavallısın. Yaşayan ve bilhassa yaşıtın olan herşeyden nefret ediyorsun. Onları kıskanıyorsun. Çünki sen çok arzuladığın halde onlardan birinin mertebesinde değilsin. İçinde bir ses asla orada olamayacağını da söyleyip duruyor. Üretenler safında değil, aşağıdasın. Aşağılıksın. Yeni’ye yetişmen mümkün değil. Bu hisler etrafında daima yer altındakilerden, ölüleri sevdiğinden bahsediyorsun. Beğendiğini söyleyebildiğin çağdaş yazarlar bile ölü. Mezarlıklar müdürüsün. Oysa yeni’den korktuğun için eskiye sarılıyorsun. Çünkü üretemediğin için en azından kalifiye bir edebiyat okuru olarak anılmak istiyorsun. Şimdi anlıyorum da, sesinde ne var biliyor musun, söyleyemediğin sözcükler var. Nasıl birisin ulan sen! Söylediğin her şey söyleyemediklerinin maskesiymiş. Allah’ından bul, haysiyetsiz. Alçak!’’ deyip suratına kapattım. En son telefondan hıçkırık ve burun çekme sesleri geliyordu. Abartıp, abartmadığıma tarih karar verecek, fakat yaptığımdan ötürü rahatlamış kendime gelmiştim. Öfkenin adresini bulmasından daha güzel bir haz kaynağı yoktur ve ben doğru adrese yollamıştım. Hoş, bir iki tokat da atasım vardı, fakat kalsındı. Çünkü bazan sözel baskınlık fiziksel şiddetten daha doyurucudur.

Bu tuhaf marketler zincirinden alacaklarımı alıp, hesabımı ödedikten sonra dışarı çıktım. Mis gibi bir hava vardı, güneş gözlerimi kamaştırıyordu. Gerindim. Gözlüklerimi takarken sokağın bitiminde kaldırıma oturmuş sigara içen efkârlı birini gördüm. Büyülü reyondaki ak saçlı gizemli çalışanın ta kendisiydi. Ya da ben ona benzetiyordum. Biraz ilerledim. Ona doğru yönelecek gibi oldum, bana baktı. Hiç tanışmamışız, hiç konuşmamışız, hiç omzuma dokunmamış gibi bir bakıştı bu. Gülümsedim. Gülümsemedi. Sigarasından bir fırt daha çekip, uzaklara baktı. Aramızda hiçbir şey yaşanmamış gibi ters yöne devam ettim ben de. Belki de o değildi, belki de tam bir profosyoneldi ya da evet, evet ben ona benzetiyordum galiba. 😦 Sokağı dönerken ıslık sesi duydum. Geldiği yöne doğru baktım. Kimse yoktu, fakat bir ses iki kere ‘’Değişimi kabul et ve reyona inan.’’ diyordu. Parmaklarımı dilimin üstüne koyup tüm sokağı inleten bir ıslık patlattım. Gülümseyerek 🙂 yürümeye devam ettim.

Apartmanın önüne geldim. Anahtarı almamıştım. Zile bastım. O sırada karşı kaldırımda oturup bembeyaz dondurma yiyen kara kavruk çocuklar gördüm. Çağırdım. Birisi geldi. Yaman birine benziyordu. Beş lira uzattım ve küçük esnaftan dört tane yumurta almasını, üstüyle de keyfine göre takılmasını söyledim. İki dakikada gidip döndü. Gözlerime inanamadım. ‘’Ne kadar hızlısın. Senin adın ne, çocuk?’’ dedim. Konuşması biraz tuhaftı; mekanik ve yavaştı. ‘’Benim adım Üzeyin Bot. Ailem ve arkadaşlarım beni Üzeyin Bot olarak çağırır.’’ dedi. ‘’Bu adı asla unutmayacağım.’’ deyip, gülümsedim. Paranın üstüyle aldığı her ne ise, onun havasını atmak için hızlıca arkadaşlarının yanına döndü. Kapı açıldı. Binaya girdim. Asansöre baktım, dokuzuncu kattaydı. Beklemedim. İki kat yukarda oturuyordum, yürüdüm. Dairenin önüne geldiğimde anahtarı kapının üstünde unuttuğumu fark ettim. Ah şu mülkiyet ürküntüsü: İlk düşüncem acaba hırsız girmiş midir oldu. Kapıyı açtım ve arkasından Çiko çıktı. ‘’İnanmıyorum, hayatta mısın halen!? Bu kadar gecikince bir an seni organ mafyası kaçırdı ve işleri bitince şehir dışında büyük bir çöplüğe bırakmışlardır diye sevindik. Şaka, şaka. Hoş geldin, nerde kaldın, büyük kara kedi? Endişelenmeye başladık yahu. Arayıverdik. Telefonunu da almamışsın.’’ dedi. Çiko sevgilimin arkadaşı ve kedisiydi. Erkekti, bir yaşındaydı ve yürüyen gri bir yastığı andırıyordu. Küçük tatlı bir rekabet dışında aramız iyiydi, birbirimize saygı duyardık, fakat pek konuşmazdık. Daha doğrusu ben ona daima hikâyeler anlatır, havadan sudan muhabbetler açardım, fakat o vakur duruşunu hiç bozmaz, asla benimle konuşmazdı. Kelimenin tam anlamıyla lordlar soyundan safkan bir scottish fold’du. Genç yaşına rağmen türlü badireler atlatmış, birçok bıçak yarası almıştı. Yıllanmış şarap gibi kıymetli, delikanlı bir kediydi. ‘’Neler oldu bilsen. İçeri geç, anlatacağım.’’ dedim. Bugün ilk konuşmamızı yapmış olduk. ‘’Ayrıca benimle konuşmuş olmana sevindiğimi bilmeni isterim.’’ diye de ekledim. İki iri boncuk gibi gözleri olan Çiko önce gözlerini kıstı, sonra bıyıklarını yaydı ve dişlerini göstererek gülümsedi. ‘’Her şeyin bir zamanı var, büyük kara kedi. Fazla hırslısın. Ne istiyorsan hemen o an olsun istiyorsun. Olmaz. Dünya yalnızca senin iradenle dönmüyor. Senden gayrı binlerce milyonlarca irade var. Hayat biraz da senin ve bu diğer iradelerin toplamı. Korkma. Acele etme. Sükunet, sabır ve emek yoldaşın olsun. Sen sadece değişimi kabul et ve reyona inan.’’ deyip, göz kırptı. O an dünya üç saniyeliğine daha güzel oldu. Bir poşeti dişleri arasına aldıktan sonra da o asil soylu yürüyüşüyle içeri ilerledi. Kapıyı kapatıp, mutfağa geçtik. Artık,- değil sadece serpme kahvaltıcılara, çünkü ürkek davranmaktan vazgeçip hedefi büyütmüştüm,- cümle âleme nispet yapmak için hazırlayacağım kahvaltıya koyulabilirdim. Koyuldum.

Malzemeleri poşetten çıkartıyor, ihtiyacıma göre sırasıyla diziyordum. Çiko bacaklarıma sürtünüyordu ve banyodan duş sesleri, açık olan pencereden de hafif tatlı bir esinti geliyordu.

İphone Yalnızlık Aplikasyonu ya da Muzaffer’in Önlenebilir Düşüşü

Piyonunu şahın önünden iki kare ileri sürdü. Cep telefonundan online satranç oynuyordu. Telefonu (daha doğrusu İphone’u ) alalı iki ay, oyunu yükleyeli de bir ay olmuştu; fakat yeni birisine göre oldukça iyiydi, sıralamada deneyimli oyunculardan bile ilerdeydi, milyonlarca puanı vardı. Günlerdir sabah akşam demeden aralıksız oynuyordu ve son iki haftanın da neredeyse herkesin karşılaşmaktan imtina ettiği namağlup birincisiydi. Handiyse bu telefon ve oyun hayatının anlamı olup, kıymetler üstü bir kıymete binmişti. Bugün, bu sefer ise çok farklıydı. Hani ‘rutin’ bir halka oluşturur ve gün gelir o halkada bir baloncuk çıkar, bu baloncuk da kırılmaya yol açar ya, işte böyle bir baloncuk akşamıydı. Her şey yolunda gidiyordu. Ta ki…

Piyonunu şahın önünden iki kare ileri sürdü. Sanki karşısında dijital bir varlık yokmuş da, kanlı canlı biri varmış gibi ‘’Hadi görelim bakalım başlangıcını! Başlamak zordur, evlat. İyi başlarsan ne kadar kötü koşarsan koş güzel bitirirsin. Kötü başlarsan, vay hâline!’’ diye kendi kendine ekrana karşı söyledi. Dudaklarını kemirdi. Rakibi oyuna atıyla başladı. Bu hamle nedense ona, çıraklık vakitleri hatırası olsa gerek, her zaman maceraperest ve kuvvetli bir oyuncuyla muhatap olduğu hissi verirdi. Şimdi de aynısı oldu. ‘’Hımmm demek dişli rakipsin, biliyorum diyor ve Don Kişot hamlesi yapıyorsun.’’ dedi. Hamlelere kendince verdiği isimlerdi bunlar. Atla gelen başlangıçlar ona maceraya atılmayı çağrıştırırdı ve maceraperestler sonuç değil sebebin kendisi olduklarından ötürü güçlü insanlardır diye düşünürdü. Nedense Don Kişot aklına düşmüş ve kendisinin de bu durumda yel değirmeni olduğunu varsayarak bu hamleye bu isimi uygun görmüştü. Karşı hamle olarak Doktor B beşlisini oynamaya karar verdi. Bu hareket oynayana mutlaka ama mutlaka en kötü ihtimal beş artı iki hamlelik oyun hâkimiyeti sağlardı. Vezirinin hesapladığı plan doğrultusunda hareket kabiliyetini arttırmak için sağ çaprazındaki piyonunu da iki kare ileri götürdü. Böylece en önde birbirine paralel iki piyonu olmuş oldu. Bu taktiği Stefan Zweig’in nefis romanı Satranç’ta öğrenmişti.

Bu oyun içinde oyunuyla oyunun bütününden hem edebi bir zevk tadıyor, hem eğlenmiş oluyordu. Aslında burada bastırılmış fakat gün yüzüne çıkmış bir acı da saklıydı. Şöyle ki, yıllar evvel içi yazma isteğiyle dolu bir yeniyetmeyken, çeşitli engeller, ertelemeler ve korkularla, bu arzusundan gün geçtikçe uzaklaşmış ve sonunda kendini kabuğundan çıkmayan, bırakın kalem oynatmayı kitap dahi okumaz huysuz ve küskün bir adama dönüşüvermiş olarak bulmuştu. Evet, bulmuştu. Çünki ona sorarsanız sanki derin bir uykuya zorla yatırılmış da, yüz yıl sonra uyandırılmış ve salıverilmiş gibiydi. Kalbinin yerine kara bir taş koyulmuş, kafatasının içineyse saman doldurulmuştu. Uyku dediği aralıkta neler olduğunu ve ne yaşadığını da bilmiyordu. Bir gün uyanmış ve öykündüğü adama, yani Zweig’a yaraşır biri olamadığını görmüştü. Üstüne üstlük zaman da boş durmamış ustalığını onun bedeninde sergilemişti. Saçları dökülmüştü, gözlerinin altı çiziklerle doluydu ve elleri titriyordu. Kırklı yaşlarında olmalıydı. Yalnız yaşıyordu; evde çıt çıkmadığına ve ondan başka kimsenin etrafta donu olmadığına ve bu etrafta olan donlar toplanıp uygun yere bırakılmamış olduklarına göre, bu kesindi. Ailesi, dostları neredeydi peki? Hiç mi yoklardı? Hep mi böyleydi? Buraya nasıl gelmişti? Göbeği bile vardı! Bu kimdi? Hantallığın ve tembelliğin tam karşılığıydı. O muydu? Kendisi miydi yani? Ne yapabilirdi ki bunla? Taş bir kalp ile destanlar mı yazılırdı, çöp olmaktan başka neye yarar? Saman bir beyinle fikir mi üretilirdi, bu koca evrende bir çınlama olmaktan başka kime faydası olur? Hantal bir vücut neyin savaşını hakkıyla verebilirdi..? Bu gibi yıkıcı sorularla kendini ufalamış, iyice toz haline getirmişti. Rüzgâr aralık bulup evine, oradan da odasına giremediği için toz bütünü olarak öylece kalabildi. Bu mevcut kendisinin de nereden geldiğini bilmediği ve bulamadığı için nereye gideceğini kestiremedi bir türlü. Benden geçti, benden geçirdiler diye söylendi bir zaman.

İçi o kadar kaynaksız ve hedefsiz öfkeyle doluydu ki, adeta on kişinin linçine maruz kalan ve dayağın nereden geldiğini bilmeyen bir avare gibi kendini savunmak adına mecazi ve hakiki tekmelerle yumruklar savurmuştu kendinden dışarıya dışarıya. Bir sinir harbinde seçme kitaplardan oluşturduğu kütüphaneyi devirdi, en sevdiği film sahnelerinden bayılarak bastırdığı duvarlardaki afişleri yırttı ve özenle bıkmadan usanmadan duvarlara çiziktirdiği mısraları, replikleri ve alıntıları karaladı. Odası hafriyat ve kanla dolu bir iç savaş artığı oldu. Bu kriz uzun sürdü. Sonunda benden geçti demesi sorumluluğun kendinde olduğunu hatırlattığından, yani ‘o tren önümden geçti ve ben binmedim’ manasına geldiğinden, fakat bu kendi kendini tokatlamak gibi bir şey olduğundan ve çoğu kişi gibi o da böyle bir oto suçlama-cezalandırmaya daha fazla dayanamayacağından ‘’benden geçirdiler’’ dedi. Demek zorunda kaldı, ( zorunda kaldı çünki bu hayati bir mecburiyettir, arkadaşlar.) Sonra durdu. Derin olan uğultulu sessizliğinin keyfini çıkarmaya karar verdi. Ya da bu bir yanılsamaydı ve o bunu keyif sandı. Denizin üstünde gözleri kapalı, sırt üstü uzanmaya benzetti bu hâlini.

Bir gün sakinlediğinde yıkıntılar arasından başını çıkarmış o eski dostunu gördü. Stefan Zweig’tı bu ve Satranç kitabıydı. Dudaklarının arasından belli belirsiz ah sevgili dostum sesi çıktı. Ellerinin titrediğini ilk öyle fark etti. Uzanmaya üşendi, uzanıp almaya korktu. Çok eski bir tanıdığı görünce insan bir an durur ve süratli anılar silsilesinden sonra sımsıkı sarılır ya, öyle bir hışımla çekti ve sayfalarını evirdi çevirdi, bir saatte okumayı bitirdi kitabı.

Heyhat hiçbir şey hissetmedi. O eski toy heyecandan, yüksek hayranlıktan eser yoktu üzerinde. İşte o an beyninin yerinde saman, kalbinin yerinde de taş olduğunu idrak etti. Ondan hakikaten geçmişti. Uzun hikâye, satranç oyununu öğrenmeye bundan sonra karar verdi. Öğrendi de. Belki artık şiirler düşlemiyor, öyküler yazmıyordu ve büyük bir roman bırakamamış olabilirdi bu hayata, lakin bu nimetlerden aldıklarının karşılığı olarak satranç oyununda kendince uydurduğu isimlerden birini edebi babası Zweig’ın bir karakterinden seçmişti. Dr B… Doktor B beşlisi. Çatlağını bulan su misali gün yüzüne çıkmış saklı acı buydu işte. Neden adlarına tuzluk hamlesi, çatal beşlisi veya turşu atağı demiyordu da Don Kişot hamlesi ve Doktor B beşlisi diyordu? O kendinden geçtiğini düşünsün, ah o UKDE ah, o öyle yaman bir kemirgendi ki, yolunu bulur ve çıktığı yerde yaşlı bir ninenin ağzındaki altın bir diş gibi sırıtırdı. O bunun farkında değildi, belki de farkındaydı da, her zamanki çok bilmişliğiyle ‘’İnsanın kimliği yaralarıdır, olur o kadar’’ deyip görmezden geldi.

Eğer kafasındaki taktik ilerler ve rakibi buna çözüm bulamazsa bugüne kadar bu başlangıç oyunuyla neredeyse hiç kaybetmemişti ve şimdi de kaybetmeyecekti. ‘’Bakalım ne kadar dişlisin Kasparov_23’’ dedi. Kasparov_23 rakibinin rumuzuydu. Kasparov bildiğimiz satranç ustasıydı da, 23 neydi diye düşündü. Yaşı olacak herhalde derken rakibi şah tarafından bir diğer atını daha sürdü. Böylece kendisinin beş artı iki olan hamle esnekliği beşte kaldı. Oyun kısa sürmeyeceğe benziyordu. Rakibin hamlesinden hoşnut olacak ki, ‘’Güzel.. Ya çok zekisin, Kasparov_23’’ dedi, ’ya da yaşın 23 değil.’’ Ortaya bulmaca atıp çözmek en keyif aldığı işlerden biriydi. Kendin çengel kendin çöz diyordu buna. Kendin pişir kendin ye cümlesinden mülhem pek matah bir benzetme olmadığının farkındaydı, fakat her zaman yerinde ve şık ifadeler bulmak zorunda değildi ya, bu da böyle kalsındı diye düşünmüş, bırakmıştı. Şu telefon ve internet de olmasa ne yapardı kim bilir? Yeni keşfettiği bu ikili namına, benim gibiler için büyük nimet, dedi içinden. ‘’Acaba memleketi olmasın; 21 Diyarbakır, 22 Edirne, 23 belki de Elazığlı.’’ dedi. ‘’Aman bu memleket işareti koyanlar da ya hiç çekilmez yavan tipler olur ya da oyununa doyum olmaz muzır tipler.’’ Bu Kasparov hangisiydi? Umarım ikincisidir deyip şahın solundan atını iki kare öne bir kare sağa sürdü. Doktor B beşlisinin içindeyken gelen at hamlesine de Aylak Adam adı vermişti. Çünkü oyunda üç at birden vardı, bu bir kır gezintisini andırıyordu ve piyonlarıysa başı boş duruyordu. Bunda içten içe bir hüzün ve uyumsuzluk görüyordu. Size göre olmayabilir, lakin ona göre bu meşru bir benzetmeydi; gerekçesi de şuydu ve kendiceydi: ‘’Neticede her metnin velayeti yazarından çıkar, okuruna geçer.’’di.

Rakibinin hamlesini beklerken kendi kendine konuşmaya devam etti. Susamıştı. Telefon ekranından gözünü ayırmadan mutfağa doğru koyuldu. Damacanada su kalmadığını görünce sucunun telefon kartını arandı, bulamadı. Hay Allah nereye koydum, acaba magnet yine düştü de dolabın arkasına mı kaçtı dedi. Telefonu tezgâhın üzerine bıraktı. Uzun zamandır oynadığından elleri bir garip olmuştu; kıtlattı. Başparmağını sağa sola yukarı aşağı oynatmaya çalıştı. Çaydanlıkta su olacaktı deyip bir bardak indirdi ve evet su vardı, doldururken telefondan bip sesi geldi. Baktı. Kasparov_23 mesaj atmıştı. Dijital de olsa birinden sohbet işareti alması hoşuna gitti. Neşelendi. ‘Sen bittin, Kümülatif Muzaffer ; )’ yazıyordu mesajda. Büyük bir kahkaha koyverdi.

Evet, adı Kümülatif Muzaffer ve evet bu bir mahlastır. Bu ismin birincisini, sözlüğe bakarsanız bir başka beni dinlerseniz bir başka, fakat siz elbette her iki anlamı da dikkate alın, yani Kümülatif’i musluktan akan suyu düşünerek bulmuştu. Hani aslında su damla damla çıkar da, biz musluğu çevirdikçe bütünlük oluşturur ve kalın bir çizgi halini alır ya, işte hayatta yaşadıklarımızı da buna benzetmişti. Hatta o bu kadarıyla yetinmeyip hayatta yaşamadıklarımızı, uyuduklarımızı, içimizde kalanları da bu bütünlüğün, hayat yolculuğunun, bir parçası saydı. – Belki de aslında bu ‘yaşananlar’ dediklerimiz kesik kesik kalıyordu da, en çok bu ‘deneyimlenmeyenler; yaşamadıklarımız, uyuduklarımız, içimizde bıraktıklarımız’ boşluksuz, katı bir bütün oluşturuyordu. Yaşananlar dağınık ve sakince belleğimizde istirahatta olup duygularımızı mutluluğa doğru evriltmiyor iken, yaşanamayanlar huysuzluk ederek galebe çalıyor, hayatı tamamiyle acılaştırıyor, mutsuz ve karanlık kılıyordu. – diye de düşündü… 

Muzaffer de sözlüklerde gördüğümüz, sokaklarda duyduğumuz, bildiğimiz Muzaffer’di işte…
Esas isim mi?
Şu soğuk damgalı kafa kâğıdındaki ismi mi diyorsunuz? Onun ne önemi var ki?
Korkudan mı diyorsunuz bu tercih? Evet, belki bir korku belki bir memnuniyetsizlikten ötürüdür.

Fakat işin doğrusu, kendisinin bir mahlastan fazlası olduğunu bildiğimiz Kümülatif Muzaffer’in bu konuda bir kelamı vardı elbette, ondan dinleyelim: ‘’O nüfus cüzdanlarındaki isimler ki, ebeveynlerin gerçekleşmemiş hayalleri, kaçırılmış fırsatları ve karşılanmayacak beklentilerinin bir bütün olarak çocukların üstüne giydirilmesidir. Tasmalı yazgıdır ve kölelik işaretidir.’’ Alın bir de buradan yakın. Şimdi söyleyin bakalım, esas isim mi esas isimdir yoksa mahlaslar mıdır esas isim? Hâsılı kelam, bir insanın esas ismi, arkadaşlar, kendisini varlığı yokluğu bütünüyle hissettiğidir. ”Kişi kendi isminin önce yaratıcısı, sonra sahibi ve de taşıyıcısı olmalıdır.”

Nerdeyse keyiften göbeği çatlayacaktı ki, kahkahasını durdurmuş, bir bardak su daha içmişti. Bu herife bir yakınlık hissetti. Herif mi? Belki de kadındı, kim bilir. ‘’Elazığlı mısın yoksa yirmi üç yaşında mısın bilmem, ama esas sen bittin Kasparov efendi.’’ diye söylendi ve mesaja yanıt yazmak için telefonuna uzandı. Aldı, yüzündeki hin ifadeye engel olamıyordu. Bu bitimsiz neşe de neyin nesiydi böyle? Yüzyıllık uykudan uyandırılan o değil gibiydi. Tuş kilidini açtı. Karnına bir sancı oturdu. O an elektrikler kesildi, telefonu elinden yere düşürdü. Karanlıktan korkardı. Telefon ters dönmüş bir hamam böceğini andırıyordu ve altından cılız bir ışık yayılıyordu. Eline alıp baktı, ekran tuz buz olmuştu. Simsiyah gökyüzünü aydınlatan havai fişek patlamalarını andıran rengârenk bir görüntü vardı yalnızca. Ne yapacağını şaşırdı. İki ay evvel 4200 Tl verip almıştı bu telefonu, adı iphone’du fakat ismi ve parası hiç umurunda değildi. Tek hakikat: yalnızlıktan korktuğuydu. Ekranı kırılmış bir İphone’unsa hiçbir şeye faydası olmazdı. Kendini iliklerine kadar uzun zaman sonra ilk defa böyle güçsüz ve biçare hissetti. Ne yani üzerinde keratinden bir kabuk vardı da, şimdi çatlamış mıydı yani? Cevabını bilmiyordu. Nerden geldiğini bilmiyordu. Hiçbir şey bilmiyordu. Bilmek istemiyordu. Her iki şakağına da boydan boya dehşet bir ağrı saplandı. Artık o an için ne satranç ne Kasparov_23 vardı. Bir başınaydı. Ve karanlıktan ve yalnızlıktan korkardı. O Kümülatif Muzaffer’di. Bağırdı. Kükredi. Olduğu yerden milim kıpırdayamaz olmuştu. Nefes aldı. Birden nasıl ve neden o derin uykuya daldığını hatırladı. Esas ismi, eski arkadaşları, gezmekten hoşnut olduğu yollar, söylemeyi sevdiği şarkılar, okumaya bayıldığı kitaplar ve en önemlisi gerçekleştirmeyi umduğu arzuları, kurmaktan hoşlandığı hayalleri gözünün önünden birer şimşek parıltısı, birer rüzgâr gibi kümülatif bir biçimde geçtiler. Kendisini yükselttiğini sandığı o yalnızlıktan ötürü uyumuştu Muzaffer. Kadim bir efsuna kapılmış, gitmişti işte. Oysa o, Kümülatif Muzaffer, yükseldim sanırken meğer bildiğin düşmüştü. Bunu kendine böyle üç kere söyledi.

Gece yarısıydı. Sokak lambaları da kesilince uzun ovalara ve yıldızlı gecelere yaraşır bir sessizlik olmuştu. Hayat biraz da elimizde olmayan şeylerdi. Elektrik tesisata gelmedi fakat Muzaffer’e geldi ve her şey aydınlandı ve o ayırdına vardı. Gözünün önünde elinin dibinde telefonun cenazesinin olduğu yerde damacana su satıcısının kartını buldu. Siyah fon üstüne pembe harflerle Hayat Su yazıyordu ve yanına da bir palyaço suratı koyulmuştu. Her şey o kadar saçmaydı ki, güldü. Elinde magnet kart, katlandı Kümülatif Muzaffer ve cenin pozisyonunda uzandı. ’Kasparov’’ dedi ‘’Kasparov, geleceğim.’’ Böğüre böğüre, hıçkıra hıçkıra, salya sümük ağlamaya başladı. Ev sarsıldı. Bina sarsıldı. Sokak sarsıldı. Cadde sarsıldı. Mahalle sarsıldı. Semt sarsıldı. İlçe sarsıldı. İl sarsıldı. Ülke sarsılmadı, o kadar büyük değil. Birkaç bardak yoğun titreşimden ötürü yukarıdan yere düştü yalnızca. İçlerine de Muzaffer’in gözyaşları doluştu. Böyle sırılsıklam ve büzülmüş iken uykular alemi onu usulca içine aldı.

Ayıldığında gün aydınlanmak üzereydi. Kemikleri sızlıyordu ve burnunda şeffaf sümükten bir baloncuk vardı. Patlattı.

Güvensizliğin, Bir TL Toplayanların ve Devletin Kökeni: Galip’in Mağlubiyetleri

‘’İnsanın yazgısı sosyal bir varlık olmasıdır. Bir başınalığı ne mümkün ne haktır. Kişi insandan ayrı düşmüşse kitapla, hayvanla, bitkiyle gönlün eğler. Kitap, hayvan, toprak, su, bitki, güneş tüm bunlar canlıdır. İnsandan kasten uzak duran insan varsa, o ya meczuptur ya da kırgın ve kızgındır, ona değilmez, el edilmez; şu diğer canlılardan mahrum insandansa korkulur. Büyük şehirler bu yüzden kötüdür. Çünki (…) ’’ Ninem ( 1929 – 2016 )

Doğumumuzdan ölümümüze değin birçok kişiyle, selam alıp vermek dâhil, yoğunluğu değişen ilişkiler içinde bulunuruz. Kiminden şifa alırken, kiminden ruhen sakatlanırız. Sakat bırakanların bazıları kurşun yarası, bazıları makas kesiği, bazıları da sinek ısırığı gibidir. Böyle sakatlıklar açısından bakınca Galip bugüne kadar altı duygusal ilişki yaşamıştı. Biri annesi, biri babası, üçü manitası, kalanı da yekten arkadaşlarıydı. Annesi onun doğumu esnasında ölmüş, yedi yaşına değin babası tarafından bakılmıştı. Suçlu Galip. Arkadaşlarından türlü yaralar alıp kelekler görmüş; hayatı boyunca yaşadığı üç manitasal ilişkide de terk edilen olmuştu. Yanisi yaşamı Yeşilçam’ın Ayşecik Ömercik melodramları veya Küçük Emrah filmleriyle yarışır altüst oluşları barındırıyordu. Şöyle ki annesinin vefatından yedi yıl sonra babası evlenmiş, yeni ve cici annesi onu istememiş, bundan ötürü babası da onu yetiştirme yurduna vermişti. Bu ayrı bir konu. Edilgen Galip.

Yıllar yıllar üstüne binmiş; on dokuzunda yurttan çıkarılmış; umutsuz, biletsiz ve serseri bir delikanlı olmuştu Galip. Deniz kasabalarındaki kavruk tenli, ışıltılı gözlü yağız delikanlıları andırıyordu. Konuşma üslubu sokakların terbiyesinden ötürü hâliyle hoyrattı. Kirli ve bakımsızdı, fakat bu haliyle bile can yakıyordu. Bir flörtü vardı. Kahvede oturmuş, yancılık yaptığı bir masadan çayını hörp hörp içerken onu düşünmekteydi. Daha doğrusu onunla ilgili kararlar peşindeydi ve kararını verdi. Sıkıldım, yapamıyorum, bu flörtü bitireceğim deyip, çayından son yudumu kahvedekilerin dahi tepkisini çeken devasa bir hörpletmeyle kafasına dikti ve açık havaya çıktı. Gerindi; canı sigara çekti, birilerinden istedi, sordukları ona yok çektiler. Yere bakındı, hep küçük izmaritler vardı; beğenmedi. Karşı kaldırımda iki genç bekleşiyor, biri sigara yakıyordu. Onlara yönelmek istedi. Gençlerden içici olanı bir iki nefes aldıktan sonra minübüsün geldiğini görünce son nefesle sigarayı yere fırlattı. Galibin ağzı kulaklarına vardı. Allah be, o güzel insanlar, o güzel minübüslere binip gittiler; demirin tuncuna sigaranın torikine kaldık diye mırıldandı. Heyecanla yere bakınırken sigara kaldırımda altın güneş misali parlıyordu; dünyanın en efsanevi balığını yakalamış bir balıkçı gibi sevinçle, hemen üstüne atılıp, kavradı ve sönmesine fırsat vermeden derince içine çekti. Torikçi Galip.

Kızla olan ilişkisini bitirdiğini nasıl anlatacağını kurguladı, kurguladıkça ciğerlerini dumanla doldurdu. Sıkıldım, yok yapamıyorum, bunlar aslında palavraydı. Oysa yüzeyde değil de, derinlerde hissedip farkında olmadığı geçmiş yaşadıklarının verdiği korku, güvensizlik, öz saygı yitimi ve kaygılarla baş edemeyip, yaşamakta olduğu bu son sancılı ilişkisini bitirmeye karar vermişti. İlişkiyi bitirecek, terk eden olacaktı. Çünkü terk edilenler ömür billah sakat kalır ve Galip aslında bir kez daha yaralanmak istemiyordu. Hoş, daha ne kadar yaralanabilirdi ki; varlığı bir irindi ve bu hayat vadisinde öylece akıp duruyordu. Fakat yine ayrılamayacaktı biliyordu. Çünkü daima hayatın altın kuralı işlerdi: Birlikte olmanın en kötü konforu yalnızlığın rutubetine tercih edilirdi. Başını öne eğip, usul usul kahvehaneye dönüp, başka bir masaya yanaştı. Yancılık kontenjanından kendine çay ısmarlattı. Hayatında ilk defa isminin hakkını vererek; haklı ve gururlu olarak kahvede okeyi vururken –bugüne kadar anlam veremediği, fakat ne zaman duysa, her zaman söylemiş olana hayranlık duyup gıpta ettiği- ’Benim adım … ! ’’ cümlesini diyeceği anların hayalini kurarak yaşıyordu: Benim adım Galip! İlişkiyi bitiremeyeceğini bilirken, kimse onu oyuna katmadı. Tuvalete gidenler bile onu bir tur yerlerine oturtmadı. Çaylar soğudu, parti bitti, kahve kapandı; düşünceler baloncuğu patladı. Son günlerdeki öncelikli uğraşı bu ayrılsam mı ayrılmasam mı meselesiydi. Sonralıkla da işsizlik geliyordu. Galip bazen düşünüyordu da, hatta o kadar karmaşık ve daldan dala bu düşünmek eylemini icra ediyordu, ki kendisi bile kendisini takip etmekte zorlanıyordu, sözgelimi düşünen insan işsizdir, işsiz insan düşüngendir, düşüngen kişi üşengeçtir, üşengeç beşeriyetin sonu işsizliktir, işsizlik üretimsizliğe götürür, belki de sigortalı bir işim ve kafamı sokacak bir damım olsa bu ilişki meselelerini kotarabilirim, diyordu. Çağın filozofu Galip. Sarı sayfaları aramaktan, eşe dosta danışmaktan helak olmuştu. Suriye’den gelen göçmen dalgasının ucuz emek gücü olarak rağbet görüp ülke yurttaşında yarattığı işsizlik ayrı bir mesele, patlak vermesi muhtemel büyük savaşın şehirde umduğunu bulamazsa döneceği köyünü vurması ayrı bir meseleydi. Diyarbakırlı Galip. Aslında hiç görmediği, babasına dair bir hatıra olarak tuttuğu memleketi, sokaklarında yatıp kalkıyor olsa dahi her şehirli gibi onun için de gidilmeyecek fakat orada olduğu bilinecek bir deniz kasabası hayaliydi. Kaçabilmek fikrinin sıcacık kucaklayışı, insanı bir paket Hacıbekir lokumu gibi sarıp sarmalamasıydı bu. Akşamları toz bulutları ve sürüsüne yıldızın olduğu gökyüzünün altında, kerpiç evin önünde, hasır sandalyenin üstünde, cevizden bozma koca kütüğün üstünde rakısını içeceği bir ütopik kucaklama. Galüptopya.

Sarı sayfalara bakması, eşe dosta danışması dümendendi. Hoş, yetiştirme yurdundan kimi keş kimi moto kurye olmuş arkadaşları ve hocalarından başka nerdeyse kimi kimsesi de yoktu ya. Omzunu vereceği yahut omzunu alacağı bir tam kişi dahi sayamıyordu. Güven sözcüğünü yetimhane yıllarında dağarcığından çıkarmıştı. Birkaç akrabası vardı; onların da, kendisine sorulduğu vakit, boyuna amına koyuyordu Galip. Kızgın Galip.

İş miş, akraba makraba boş verelim. O yolunu bir lira istemekten buluyordu. Bu aralar kafasını kurcalayan da, bir lirayla karın doymadığı, zam yapıp yapmaması gerektiğiydi. Çünkü İstanbul’da para kaşıkla kazanılıyor kepçeyle dağıtılıyordu. İnsanlardan bir lira yerine direkt yemeğin kendisini mi istesem yoksa iki lira mı istesem acaba diye düşünüyordu. Hangisi daha kârlı olurdu? Sadece yemek istemesi mümkün değildi, tıka basa yemek mi yiyecekti? Olmaz, ufacık karnı vardı. Paket yaptırayım dese, iyilik edenler azılı bir bekçi kesiliyor yardım edilenin başından ayrılmıyordu ki ille ısmarlanan yemeğin yenip yenmediğini göreceklerdi. Hayırseverliğin Despotizmi ve Şüphenin Galip ile İmtihanı. İki lira isterse de insanların üşeneceğini, korkacağını yahut alay edeceğini ve böylece kendisinin gururunu inciteceklerini düşünüp, birine yara vermekten ürküyordu. ( Galip çoğu para dilenenler gibi yüzüne tükürseniz ya rabbi şükür diyecek cinsten dilencilerden değildi. Gururluydu ve alacağı paranın kendisine verilmesi gereken bir hak olduğunu düşünürdü. Birincisi kardı kıştı demeden, kimi zaman çıplak ayaklarla, ortalıkta dolanıyor, muazzam bir yokluk tiyatrosu sergiliyordu; bu gösteri yüzünden para almak onun hakkıydı. İkincisi kendisinin bu sefil hâline bakarak insanların çoğu kendi sefil, yüzeysel ve saçma var oluşlarını unutuyor ve mevcut hallerine şükrediyorlardı; asıl sırf bu yüzden bile ona para verilmesi gerekirdi. Devletler, imamlara papazlara değil de, onun gibilere yatırım yapsa sınıfsal eşitsizliklere ve ondan doğan huzursuzluklara hızlı, net, kesin, 1080p HD çözüm bulunmuş olurdu. Tabii, bu fikirlerini kendisine saklayacak kadar da kurnazdı. Ne yardan ne serden vazgeçer bir yolunu bulur, hem kendinin hem parasını alacağı kişinin gönlünü hoş tutmasını bilirdi. Tatlı dilli, güler yüzlü ve ceylan gözlüydü, fakat bu aralar hâlinden memnun değildi. Yerinde saydığını hissediyor, dilencilikte sınıf atlayamadığı için kara kara düşünüyordu. Sigortalı bir işte bile yıllık yüzde sekiz zam alınıyordu. Onunsa yevmiyesi üç aşağı beş yukarı yıllardır aynıydı. )

Sözün kısası yara vermekten ürkmüyordu da, kodese girmek için hiç de uygun bir hava yoktu, mevsimlerden yazdı ve yüzmeye gidebiliyor, macdanıltstan dondurma yiyebiliyordu. Böylece Nisanur’u görebiliyordu. Nisanur ona kızarmış patates ısmarlıyor, ödemeli çağrı atıyordu. Galip sigortalı bir işte çalışsa ve sadece haftada bir arkadaşlarının evinde buluştuklarında değil de düzenli olarak duş alsa ve sigarası yerden topladığı izmaritler değil de Malboro olsa fena olmazdı. Fakat onu böyle de seviyormuştu. Nisanur bunları böyle böyle Galip’e, onun ta suratına özenle yerleştirilmiş ışıldak gözlerine bakarken diyordu. Böyle diyor ve demeye devam ediyor, durmadan ekliyor, ekliyor, ekliyordu. Nisanur kamunun çocuğu kimsesiz Galip’e hayrandı. Kaymak tenli, Selçuk Yöntem sesli, dalyan gibi bir delikanlıydı Galip onun için. Bir yönetmen keşfetse, bu hayatta alıp yürümesi işten bile değildi. Fakat huysuz Galip istemiyordu. Nisanur ona Taksim’de falan dolaşsan ya diyordu, ama o sanatını kendisini en çok huzurlu hissettiği, yasalar gereği bir yıl önce kapısının önüne konulduğu yetiştirme yurdunun civarında icra etmeyi seviyordu. ‘’Ama senin için’’ dedi Nisanur. ‘’Ben senin için istiyorum.’’ Gelmiş geçmiş en gözde dramlarla boy ölçüşecek iç burkan bir sesle de ekledi: ‘’Bizim için… Üstelik Taksim’den günde on milyon insan geçiyor, keşfedilmesen bile daha çok para kazanma olasılığının sana ne kötülüğü olur.’’ Galip’in gözleri ışıldadı ve sığ hayallere daldı: Bilbortları ve o bilbortlarda kendi bir köpek dişi kırık pasparrrrrrlak gülüşünü gördü. Elinde colgate diş macunu tutuyor ve sağlıklı gülüşler için diyordu. Aşk-ı Memnu dizisinin finalinde Behlül rolünde Kıvanç Tatlıtuğ değil de kendisinin oynadığını ve Bihter’in onun için intihar ettiğini gördü. Doktorlar dizisinde hamile kadını ve bebeğini ikisini birden zor bir ameliyatla kurtardığını da gördü; bir mafya dizisinde sokak çocuklarına yardım eden babacan bir kabadayı olduğunu ve ayrıca gazetelerin magazin sayfalarının baş köşesinde paparazzicilere ”çekmeyin lan yavşaklar, otuzbirci gardiyanlar” diye bağıran çapkın ve bıçkın bir oyuncu olduğunu da gördü. Gördü de, gördü Galip. Görücü Galip. Kendisini değerli hissetti. Dudaklarında tebessümle, olduğu yerde munis bir kedi gibi güzelcene gerindi.

Fakat başaramayacağını, bunun asla olmayacağını düşündüğünden midir, nedenini psikologlar yahut müneccimler dahi bilmez; bu değerlilik hissi kısa sürdü. Nisanur onu böyle bir şey olması için teşvik ediyorsa, şu anki çevrimiçi Galip’ten memnun değildi de ondan diye düşündü. Bu düşünce kıvılcımdı da, sözgelimi Galip’in beyni çayırlıktı; böylece söndürülmesi mümkün değil bir alev aldı bedenini ve ruhunu hemencecik. Kızdı, köpürdü. ‘’Siktir git’’ dedi Nisanur’a. ‘’Ben buyum, kızım. İşine gelirse! Benim adım Galip!’’ dedi ve elinde külah dondurmasıyla usulca çıktı. Sokaklardan mekdanılts kasalarına aynı ses bir kez daha vurdu: ‘’Benim adım Galip!’’

Ne kula ne zalime minnet etmeyen Galip. Düşüncesi kıvılcım, beyni çalılık Galip. Beş dakika geçmedi, elindeki külaha bakıp, duygulandı. Dondurma canı çektiğinde beleşe yiyemeyeceğini fark etti. Ulan ne güzel yapıyordu bu namussuz mekdanılts da, dedi. Nisanur artık yoktu, adı üstündeydi, geri dönmek diz çökmek olmazdı. Koltuk altını kokladı, yıkanma zamanı gelmişti. Kafasından çoğu insan kokusundan ötürü ondan kaçarken Nisanur’un hiç yüksünmediği geçti. Hoş, o da haftada bir netice itibariyle onu yıkıyordu. İçinden ‘’Beni seviyordu lan. Demek ki’’ dedi Galip ‘’Sevmek tahammül etmekti. Kokuma dayanıyordu. Yüzünde bana karşı hep tebessüm vardı. Beni seveni kaybettim.’’ Sonra biraz durdu, bir şeyi çözememiş ki, kafasını kaşıdı. ‘’Ama bugün tahammül eden yarın hesabını da ister, adisyonu getirir önüne koyar: bunu bunu şunu şunu yaptım ben sana, der. Planları vardır, değişmeni ve yükselmeni ümit eder. Planları tutmazsa yoluna bakar; müsait bir yerde başkasının koluna girip başkasının gözlerinin içine gülümser. Planlar tutarsa ne ala; çünki onu da çekip kurtarırsın bu bataklardan, öyle ümit eder. Sikerim böyle sevgiyi! Alışmak yok, Galip, oğlum. Alışmak yok. Kimseye güvenmeyeceksin. Kimin kime hayrı var bu hayatta? Ananı sen öldürdün, baban seni terk etti. Kimseden hayır yok sana. Başının çaresine bakacaksın. Postamızı koymuşuz, tükürdüğümüzü yalamayız da, buluruz bir yolunu evelallah.’’ dedi kendi kendine.

İşte o an şaşmaz esnemez bir kararlılıkla fiyatlara zam yapmaya karar verdi. Bir lira değil de, iki lira isteyecekti artık. Kendiyle konuşa konuşa yürümüş, farkında olmadan epey bir yol almıştı. Unkapanı Köprüsü’nün üzerindeydi. Yanında yöresinde kâh yiyivermek kâh satmak için olta sallayan balıkçılar ve onlara minnowdu, çapariydi veya çaydı satmaya çalışan işportacılar vardı. Karnı acıktı, yakaladıkları balıkları anında pişiren bir tayfanın yanına kedi misali ilişip, öylece durdu. Onu fark eden adamlar ekmeğin arasına koyup ona uzattılar. Mangal üstünde bekletilmiş kıtır kıtır yarım somun ekmeğin içindeki balık izmaritti. Galip bu ismi öğrenince güldü. Adamlar hayrola deyince de, kimilerinin ona Torikçi diye seslendiklerini anlattı. Kısmet işte diyip hep beraber güldüler. Sonra ilerdeki çaycıya yaklaşıp param yok rica etsem bir çay verir misin ağbicim dedi. Adam ters ters bakıp hayrına mı çalışıyoruz lan biz burda siktir git dedi. O uysal kedi Galip gitti, yerine orman kaçkını aslan Galip geldi. Adama gözlerini belertip vereceksin ulan dedi, burası Galata köprüsü, ben de Galatalı Galip dedi. Adam ulan torikçi, ulan kerata, neredisin lan kerhaneci diyip kahkaha attı. Karton bir bardağa çayı doldurup, içine dört de küp şeker attıktan sonra, tahta kaşıkla birlikte afiyet olsun diyip Galip’e uzattı. Galip de gülerek, Allah razı olsun Muhittin dayı dedi. Parodici Galip. Biraz ileriye geçip korkuluklara yaslandı. Dumanı üstünde balık ekmeğinden hart hurt ısırdı. Çayından hörp hörp içti. Denize bakındı. Gözleri uzaktan ışıklarını görünen köşklerde ve eğlence mekânlarında dolandıktan sonra bir kısmı görünen Galata Kulesi’nde durdu. Yemesini bitirip, koluyla ağzını yüzünü sildi. Cebinden bir izmarit çıkarttı ve onu mekdanıltsan çıkarken bir masada görüp ustaca hacıladığı zippo’yla yakıverdi

Kuleye bakıyor, düşünüyor, sigarasından nefes çekiyor ve havaya doğru savuruyordu. Alçak sesle mırıldanmaya başladı. Burası İstanbul’du. Sikmeyeni sikerlerdi. Sikilmek istemiyorsan oğlum Galip sikeceksindi. Endişeler içinde tekinsiz ve nankör Galip. Bana Nisanur mu yok? diye sordu. Binlerce var, dedi. Bendeki bu masumiyet ve ışıltılı gülüşlerle elimi sallasam ellisi, dedi. Dalyan gibiyim ya, dedi. Mekdanılts dondurması ne lan, bebe işi. Bademlisinden Magnum dondurma yiyeceğim bundan kelli. Artık bir değil iki lira alacağım. Gerekirse karanlıkta kuytuda hatta gündüzün çatısında bile gırtlaklarına çökeceğim varsılların. Bu şehrin Robin Hut’u bile olurum lan! Benim adım Galip. Bu son iki cümlesini bağırarak söyledi. Tüm bu heybetine meydan okumasına rağmen Ama bir Taksim’e mi uğrasam? Belki… diye de içinden geçirdi. Geçirmedi değil. Köprüden yukarıya, Şişhane yokuşuna doğru, oradan Tepebaşı’na oradan da İstiklal Caddesi’ne kıvrılmak üzere ümit ve heyecanla yol aldı. İçinden o an kendi yazıp bestelediği Bekle Beni Taksim şarkısını mırıldanıyordu. Birkaç kere havaya zıplayıp iki ayağının topuklarını birbirlerine vurmaya çalıştı.