Bazen İnsan – 63

İnsan bir çemberin içinde bellek akıntısıyla dönüp durandır bazen. Deneyimlediğini unutan, unuttuğunu hatırlayan, hatırladığını unutmaya çalışan, unutmaya çalıştığını hatırlayan, hatırladığını bir zamanlar önce unutup sonra hatırladığını hatırlayan, unuttuğunu unutan, unuttuğunu unuttuğunu unutup da hatırlayan, hasılı kelam deneyimle denemeyim arasında falan filan. Hımm, şey, ne diyeceğimi unuttum.

Bazen İnsan – 60

insan

günbatımında

evinin yolunu tutan, orada kalıp uzanarak renkler şölenine kendini maruz bırakan ve o alaca renkler kuşağı müziğinde dans eden olarak

üçe ayrılandır bazen; fakat bu üç durumda da kendini serin düşler nehrine bırakan ve olacak yahut olmayacak birşeyleri arzulayan olarak bulandır da biraz.

Bazen İnsan – 58

İnsan köklerinden uzağa daha uzağa ağaç dalı gibi uzanıp gitmek isteyendir bazen. Hatta kimi zaman bu gitme istekleri gitmenin kendisine dönüşüp, öyle çok gidiverendir ki durmayı ve bir kökü olduğunu dahi unutmuş olan ve dolayısıyla kendisinin sadece su üstünde bir sürgün olduğunu düşünendir de. Fakat bazen hiç gitme isteği olmayan, daima köklerde, köklerin etrafında kalan ve köke ait olduğunu düşünüp bir ağaç dalı olmadığını hissedendir de.

Uzayıp

budanmaktan

korktuğundan

kendini kumların ataletine ve konforuna bırakan.

Fotografa Giydirilmiş Hikâyedir.

Okul bahçesi. Geçen hafta ihtiyar bir adam bu bankta kalp krizi geçirerek hayatını kaybetti. Her gün gelir, öğlenden akşama kadar otururdu; tespihini çeker ve çayını içerdi. Bu iki küçük çocuk da onun torunları. Rahmetli dedelerini eve götürmek istiyorlar. Çümkü bankı dedeleri zannediyorlar.

Bank ise ortada bir yanılsama olduğunu, belediyenin malı olup bu okula tahsis edildiğini ve yıllardır burada durarak kurumsallaştığını bu yüzden gitmek istemediğini söylüyordu. Zaten çocuklar da onu kaldıramıyordu; çünkü zaman hareket etmeyen her şeyi olduğu gibi bankı da daha bir ağırlaştırmıştı.

İsrafil Üflendi Beyefendi’nin Dünya İçin Küçük, Kendi İçin Kıyametî Hatasını Anlatır Yazıdır

Gazeteleri okuyor, televizyonları izliyor ve radyoları dinliyordu. Üyesi olmadığı hiçbir sosyal medya sitesi de yoktu. Bu hayatta onun için birinci sırada en önemli şey ne aşk ne paraydı. Galatasaray, Beşiktaş yahut Batman Petrol Spor da değildi. Birinci sırada haber alma hakkı geliyordu. Evet, HABER ALMA HAKKI!

Gazeteleri didik didik okuyor, gerekirse bir tarihte fikrini şöyle belirtmiş bir yazarın yakın tarihte değiştirmişse fikrini diye gözüne sokmak için yazılarını kesiyor, saklıyordu. Ana haber bültenlerini ve saat başı ajanslarını asla kaçırmazdı. Bütün gazeteler, gazeteciler ve programcılar arasındaki ideolojik ya da retorik farkı parmaklarının üstündeki kıllar kadar net tarif edebilirdi. Kim özgür kim boyun eğen, kim hakiki muhalif kim muhalifmiş numarası yapar kimlikteki öz ismi kadar bilir, bunu aradığı programlarda, batak attığı kahvede ve özellikle evinde korkusuzca kesin hükümlerle ifade ederdi. Ta ki o radyo yayını faciasına kadar.. Emekliydi. Bütün interaktif tv radyo haber programlarının telefon numaraları defterinde yazılıydı. Her gün yaptığı gibi en sevdiği muhalif programcıyı arayıp, mevcut toplumsal durumlara dair görüşlerini belirtti. Adı İsrafil’di. “Halkımız narin bir çocuktur, evlilik programlarıyla uyutuluyor, efenim.” dedi. “Savaş tüccarları kendi çıkarlarını paragöz, kifayetsiz, aşağılık siyaset kurumu aracılığıyla vatan millet diye yutturmaya çalışıyor.” da dedi. “Ben buna üzülüyorum, inanın her gece uyumadan evvel itinayla ağlıyorum.” deyip stüdyoda dramatik anlar da yaşatıverdi. Coşmuş akıyordu, programcının çeşitli ikazları sinek vızıltısı gibi etrafından geçiyordu. Bir nefeste “Bu orrrospu çocuğu ta” diyecekken beyninden bir tık sesi geldi, bildiğiniz bir tık sesi, cevizin dalından toprağa düşmesi gibi tık sesi. Sustu.

Farketti ki şu an konuşmakta olduğu program her zaman arayıp konuştuğu kimsesizlerin sesi fakat pek kimsenin bilmediği muhalif program değil, tam aksine kopkoyu yapyandaş ana akım bir programdı. Dalgınlıkla karıştırmıştı. Karnına bir kasatura saplandı. Beyninde tık sesleri çoğaldı. Damarları çatlıyor, kanı kafasındaki deliklerden sızıyor gibi hissetti. Programcı ona ismi soyismiyle sesleniyor, savcılığı emniyeti ve hatta küçük harflerle sağduyulu tüm vatandaşları gereğini yerine getirmeleri için uyarıyordu. Her zamanki alışkanlığıyla laf arasında oturduğu semti de söylemiş, “ben İsrafil Üflendi bu yobazlığa dayanamıyorum da” demişti. Vücudu yetmiş iki parçaya ayrılmış, telefon eliyle birlikte düşmüştü.

Bir hafta boyunca evden dışarı çıkmadı. Bir hafta sonunda karısının derin uykuda olduğu bir sabah vakti ağarmış saçlarını yeşile boyayıp, sakalını da bir güzel tıraş ettikten sonra ufak bir bavulla evden dışarı çıkıp Esenler otogarına gitti ve kendi ismiyle on farklı şehire on adet bilet satın alıp şirin bir Ege kasabasına doğru yola çıktı.
Psikolog eski bir arkadaşı vardı, onun yanına vardı. Birkaç ay gizlice terapi gördükten sonra doktoru ona haberleri, gazeteleri, televizyonu ve benzeri her şeyi yasakladı. Ortamın yatıştığına ve İstanbul’da kimsenin artık onu aramadığına kanaat getirdikleri bir gün geri dönmeye karar verdi. İşte o gün bugündür yemyeşil saçlarıyla böylesi şiddet sarmalında maddeten ve manen zinde kalabilmek için her sabah beynini kısa programda yıkadıktan sonra askılıkta kurumaya bıraktı. Bir tek geceleri beynini giyindi, o da rüyalar görebilmek için; çünki biliyordu ki rüyalar önemliydi. Huylu huyundan vazgeçmez ya o düşler bahçesinde asmaya kesmeye devam etti.

Utanç ve Gurur Üstüne Kısa Bir Denemedir

Bazi sevgililerimiz, arkadaşlarımız ya da tanıdıklarımızı kendimize has hissettiğimiz bazı ortamlarımıza sokmak istemeyiz. Çünki onlardan, onları onlar yapan ya da belki de daha doğrusu onların onlar olmasını engelleyip onları onlar yapmayan fakat onların ta kendisi olan onlardan yani kimi dışsal veya içsel özelliklerden ötürü utanırız. Vasıfsızdırlar, yeteneksizdirler, düşük statüdedirler, kalçaları büyüktür, memeleri küçüktür, korkaktırlar, evleri sobalıdır, ayakkabıları yırtık, tişörtleri markasızdır, kekemedirler, cücedirler, burunları büyük, dişleri yamukturlar vesaire vesairedirler. Tam tersi pozitif saýılabilecek özelliklere sahip olduklarında da onları neredeyse bağırabağıra yanıbaşımızda sergilemek isteriz. Örneğin “falanca mimar ile dün akşam yemek yedik, xx müzisyen arkadaşımdır, yy sinemacı da. bb hakimle yediğimiz ayrı gitmez” gibi. Bir bakıma canhıraş bir biçimde statülerini transfer ederiz. Zayıflıkları bize kâr getirmez, lakin güçleri güçsüzlüğümüze güç, gücümüze de güç katar; biliriz.

Aslında meselenin özü şu: Onların utanılacak bir yanları yoktur da, yalnızca gurur duyulacak bir yanları yoktur. Bu da bizi şuna götürür: Doymamış, natamam, mevcut maddi ve manevi kendinden hoşnut olmayan, yetersizlik hissiyle boğuşan, başarısız, güçsüz, öfkeli ve hırslı insanlara. Tehlikeli insanlara. Tehlikeli insanlar bir tür. Genel olarak kendileri eksik olduklarından yanlarındakine aksesuar gibi davranıp, bu eksikleri öylece ne ise ihtiyaçları ona göre onların nitelikleriyle tamamlamaya, kapatmaya çalışırlar. Kendileri çirkinse güzeli, fakirse zengini, cahilse bilgiliyi almak isterler yanlarına. Hasılı ormandadırlar, gecedir, soğuktur ve yaralıdırlar. Aksesuar saydıkları sevgili, arkadaş, tanıdık her neyse yaralarını kapatmıyor, iyileştirmiyorsa da derinleştiriyordur. Orada öylece yanıbaşlarında cerehat misali akmaktadır. Dolayısıyla cerehat uzaklaştırılmalı, yok edilmelidir. Pamuk Prenses masalında kötü kalpli cadı nasıl ki Ayna ona senden daha güzeli var dediğinde aynayı kırıyorsa o misal hani. Tekrarlayalım, yanıbaşımızdan bazan savuşturmak istediklerimizin utanılacak bir yanları yoktur da, sadace gurur duyulacak bir yanları yoktur. Esasında kendimizden utanıyoruzdur, kendimize ne sevgimiz ne saygımız vardır. Yüzümüz nefretten silinmiş, yok olmuştur. O yüksündüklerimiz bizim aynamızdır. Onları saklarken, kendimizi saklarız.